21 Ara Geçmişin İzleri Tuvalde Hayat Buluyor!
Sanat, tarihin kalbini görünür kılar: 26 yıl müze küratörlüğü yapan Buket Önyürü, kazı alanında çıkan bir objenin ruhunu tuvalde yeniden canlandırıyor. Önyürü, Çatalhöyük sergisiyle arkeolojik verileri duygusal bir katmanla buluşturarak hafızada kalıcı bir iz bırakmayı hedefliyor.
Buket Önyürü Kimdir? Hayat Hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
Ankara doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi’nden mezun oldum. Arkeoloji eğitimime devam ederken aynı zamanda çok istediğim, Özel Güzel Sanatlar Stilistlik okulunu da bitirdim. Burada moda, makyaj, güzellik, stil gibi pek çok konuda eğitim aldım. Hacettepe Üniversitesinden Pedagojik Formasyonumu aldım. Doğuda hizmet etmeyi ve oradaki yaşantıyı tanımayı çok istiyordum. Bitlis’te iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptım.( Bu deneyim ilerde sanatımın dokusunu oluşturan önemli bir atılım oldu benim için, sonradan anladım). Daha sonra Mesleğim olan Arkeolojiye yöneldim. Ankara üniversitesinde Yüksek Lisansımı Müze Pedagojisi üzerine gerçekleştirdim . 26 yıl Müze’de Arkeolog ve müze küratörü olarak görev yaptım. Müze Küratörü olmak kişinin estetik değerlerinin gün geçtikçe yükselmesini sağlayan müthiş bir yardımcı. Müzede çalışmalarıma devam ederken mizacım nedeniyle kısa sürede Eğitim, Basın ve Halkla İlişkiler Yöneticiliği’ne getirildim. Uzun yıllar bu görevde bulunmak, müzeye gelen değişik profildeki insanlarla diaolog halinde olmayı gerektirdi. Her insan bir renk, bir doku, bir katkı, bir birikim oldu sanatımı geliştirmede.. Şu an Kültür Turizm Bakanlığı bünyesinde görev yapmaktayım.
Ressamlık ve arkeoloji disiplinleri birbirine çok uzak gibi görünse de sizde iç içe geçmiş. Bu iki alan birbirini nasıl besliyor?
Aslında ressamlık ve arkeoloji birbirine çok yakın disiplinler — sadece farklı diller konuşuyorlar.
Arkeoloji geçmişi kazarken, ressamlık geçmişi, bugünü ve hatta geleceği yorumlar. Benim için arkeoloji; malzemeyle, izlerle, kalıntılarla geçmişi anlamaya çalıştığım bir zemin. Ressamlık ise o geçmişe bir ruh katma, yeniden canlandırma, bazen de yorumla çoğaltma hali. Kazı alanında gördüğüm bir doku, renk ya da biçim, tuvalde yepyeni bir hikâyeye dönüşebiliyor.
Bir höyüğün katmanlarını incelerken hissettiğim zaman duygusu, resimde katman katman boya olarak karşılık bulabiliyor. Veya bir figürin, bir motif, bir seramik parçası; sanatsal hafızamda bir imgeye dönüşerek yeniden doğuyor.
Yani arkeoloji bana kaynak sağlıyor, ressamlık ise o kaynağı dönüştürüp paylaşma gücü veriyor. Her kazı, her çizim birbiriyle konuşuyor. Bu iki alan, geçmişle günümüz arasında kurduğum köprü aslında.
Neolitik dönemin dünyaya açılan kapısı olan Çatalhöyük’te eser üretmek size ne ifade etti?
Neolitik dönemin dünyaya açılan kapısı olan Çatalhöyük’te eser üretmek, benim için yalnızca bir sanat pratiği değil, aynı zamanda insanlık hafızasına saygı duruşuydu.
Toprağın binlerce yıl boyunca sakladığı yaşam izleriyle aynı mekânda nefes almak, orada üretmek; zamanı aşan bir diyaloğa dâhil olmak gibiydi. Çatalhöyük’te resim yapmak, pigmentin ilkel anlamına dönmek, ilk sanatçılarla görünmez bir bağ kurmaktı.
O atmosferde üretilen her eser, geçmişin bugüne bıraktığı sessiz bir tanıklıktı. Bu eşsiz kültürel mirasın içinde sanat üretmek, hem arkeolog kimliğimle hem de sanatçı kimliğimle kendimi yeniden tanımlamamı sağladı.
Sergide yer alan çalışmanızın hikâyesi nedir? Ziyaretçilerin bu eserde ilk bakışta görmesini istediğiniz şey neydi?
Sergide yer alan çalışmam, Çatalhöyük’ün duvarlarında yer alan leopar figürleri, el izleri ve kilim motiflerinden ilham alarak oluşturuldu. Bu unsurlar yalnızca görsel değil; bir toplumun ritüellerini, inançlarını ve kolektif hafızasını yansıtıyor.
Eserimin merkezinde yer alan Fatıma Ana Eli ise geçmişle bugün arasında bir köprü niteliğinde. Orta Doğu, Anadolu ve Kuzey Afrika’da yüzyıllar boyunca koruyucu bir sembol olarak var olmuş bu figürü, Çatalhöyük’teki el izleriyle ilişkilendirerek, bereket ve korunma temasını vurguladım.
Ziyaretçilerin ilk bakışta hissetmesini istediğim şey: zamanlar üstü bir hafıza. 9.000 yıl önce bir duvara bırakılan elin, bugünün izleyicisine dokunabileceği düşüncesi… Birlikte yaşamanın, üretmenin ve inanmanın kadim izlerini sezebilmeleri için o figürlerin içine kendi hikâyelerini de yerleştirmelerini umdum.
Arkeolojik verilerle yüzleştiğinizde, bunları tuvale aktarırken nasıl bir estetik ya da teknik tercih yapıyorsunuz?
Arkeolojik verilerle yüzleştiğimde, karşılaştığım her buluntu aslında yalnızca bir nesne değil; bir yaşamın, bir inancın, bir düşüncenin yansıması oluyor. Bu nedenle tuvale aktarırken önce o verinin ruhunu, taşıdığı kültürel ve sembolmik anlamı çözümlemeye çalışıyorum. Estetik tercihim de bu bağlamda şekilleniyor: formlar simgesel, renkler ise hafızayı çağıran toprak tonları ve zamansız dokular üzerine kuruluyor.
Teknik açıdan ise figüratif unsurları çağdaş yorumlarla birleştirerek çalışıyorum. El figürleri, hayvan betimleri ya da geometrik motifler gibi arkeolojik öğeleri, zamanlar üstü bir görsel dil kurmak adına, bilinçli bir deformasyonla yeniden inşa ediyorum. Böylece hem geçmişin estetik anlayışına saygı duyuyor, hem de izleyiciyle bugünün diliyle bir bağ kurmayı hedefliyorum. Her eser, bir tür arkeolojik yorum ve aynı zamanda sanatla yapılmış bir yeniden kazıdır.
Çatalhöyük gibi tarih öncesi bir kentte kazı yapan bir arkeologla, oradan esinlenen bir ressam arasında bakış farkı neler olabilir?
Çatalhöyük gibi tarih öncesi bir kentte kazı yapan bir arkeolog ile oradan esinlenen bir ressam arasında bakış farkı, temelde yaklaşımın amacı ve yöntemiyle ilgilidir.
Bir arkeologun bakışı analitik ve kanıta dayalıdır. Nesneler, tabakalar, yapılar; hepsi belirli bir metodolojiyle incelenir, sınıflandırılır, tarihlendirilir. Arkeolog, geçmişi anlamak için disiplinli bir şekilde toprağı kazar, veriyi toplar, yorumlar ve bu yorumlarını bilimsel çerçevede sunar. Onun amacı, maddi kültür üzerinden insanın geçmişteki yaşam biçimlerini objektif olarak ortaya koymaktır.
Bir ressam ise sezgisel çalışır. Arkeolojik veriyi ham bir bilgi olarak değil, duygusal ve simgesel bir çağrışım kaynağı olarak görür. Ressamın fırçası, toprağın altından çıkan bir figürde zamanın ruhunu, evrensel bir hafızayı arar. O motifleri çağdaş dilde yeniden kurar, izleyiciyle geçmiş arasında duygusal ve estetik bir köprü kurar.
Kısaca, arkeolog geçmişi belgeler, ressam geçmişle konuşur. Biri kazdığı yeri anlamaya çalışırken, diğeri o yerin ne hissettirdiğini aktarmaya çalışır. Ama ikisi de aynı kökün farklı dallarıdır; biri bilgiyi, diğeri anlamı taşır.
Sizce Neolitik çağın yaşam izleri, bugünün insanına hangi duyguyu en güçlü şekilde aktarıyor?
Neolitik Çağ’ın yaşam izleri, bugünün insanına en güçlü şekilde “ait olma” ve “birlikte var olma” duygusunu aktarıyor.
Çatalhöyük gibi yerleşimlerde sokaksız, bitişik evler; ortak üretim alanları; paylaşılan ritüeller, geçmişte bireyin değil, topluluğun ön planda olduğunu gösteriyor. Bu, modern çağın bireyselleşmiş insanı için oldukça sarsıcı bir yüzleşme. Çünkü bugün kaybettiğimiz pek çok şeyi dayanışmayı, doğayla uyumu, ritüellerin iyileştirici gücünü Neolitik’te saf ve içten bir biçimde görebiliyoruz.
Ayrıca o dönemin izleri, köklerimize dair bir yankı yaratıyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve aslında neleri unuttuğumuzu hatırlatıyor. Bu nedenle Neolitik sadece bir çağ değil; insanın kendini yeniden hatırlama, anlam arayışı ve bütünlük hissiyle yüzleştiği bir aynadır.
Belleğin İzi sergisi adeta geçmişin bugüne taşınması. Sizce sanat, arkeolojinin sunduğu bilgiyi hafızada daha kalıcı kılabilir mi?
Kesinlikle, sanat arkeolojinin sunduğu bilgiyi yalnızca görselleştirmekle kalmaz, ona duygusal ve estetik bir katman ekleyerek hafızada çok daha derin ve kalıcı bir yer edinmesini sağlar.
Arkeolojik veriler çoğu zaman teknik, bilimsel ve soyut düzeyde kalabilir. Ancak sanat bu verileri dönüştürür, yorumlar ve izleyiciyle duygusal bir bağ kurar. Örneğin bir duvar resmindeki el izi ya da bir tanrıça figürü, bilimsel olarak tarihlenebilir ama bu imgenin hissedilmesi, sezilmesi, bugünün insanına temas etmesi sanatla mümkün olur.
“Belleğin İzi” sergisi de tam olarak bu işlevi üstleniyor. Çatalhöyük gibi binlerce yıl öncesine ait bir yerleşimin görsel izlerini çağdaş sanatla yeniden kurmak, geçmişle bugün arasında hem estetik hem de zihinsel bir köprü inşa ediyor. Sanat, arkeolojiyi sadece belgeleyen değil, onu yaşayan bir belleğe dönüştüren güçlü bir araçtır.
Ressam ve arkeolog kimliğinizin kesişiminde, sizi en çok dönüştüren an ya da deneyim ne oldu?
Ressam ve arkeolog kimliğimin kesişiminde beni en çok dönüştüren an, kazı alanında toprağın altından çıkan bir obje ile tuvaldeki ilk fırça darbesinin aynı “anı” taşıdığını fark ettiğim o sessiz içsel aydınlanmaydı.
Kazıda bir figürin ya da duvar resmi bulduğumda, sadece bir nesne değil; binlerce yıl önce yaşamış bir insanın izine, duygusuna, niyetine dokunuyordum. Bu izleri sanata dönüştürdüğümde, geçmişin suskunluğunu bugünün diliyle konuşturma fırsatı buldum. O an anladım ki; arkeoloji bana veriyi, bağlamı, derinliği sunuyor; resim ise bu derinliği ruhla buluşturuyor.
En dönüştürücü deneyimim, bir Neolitik kadın heykelciğini ellerimde tuttuğum ve sonra onu yeniden yorumlayarak resmettiğim o gündü. Binlerce yıl öncesinin ruhunu, bugünün tuvalinde hissetmek… İşte o anda, sanat ile bilimin iç içe geçebileceğini, birbirini dönüştürebileceğini gerçekten yaşadım.
Hem sanatta hem arkeolojide üretmeye devam eden biri olarak, önümüzdeki yıllarda hangi projeler sizi en çok heyecanlandırıyor?
Önümüzdeki yıllarda beni en çok heyecanlandıran projeler; arkeolojik alanlardan ilhamla üretilen disiplinlerarası sanat çalışmalarının daha geniş kitlelerle buluşturulması. Özellikle Anadolu’nun kültürel katmanlarını görsel anlatılarla birleştiren sergi projeleri üzerine yoğunlaşıyorum.
Hayalim; Göbeklitepe, Çatalhöyük, Hattuşa gibi tarihî merkezlerde hem arkeolog hem sanatçı olarak var olduğum, geçmişi bugüne sanatla taşıyan yerinde sergiler ve sanat atölyeleri oluşturmak. Böylece hem yerel halkın hem genç sanatçı ve araştırmacıların bu hafızayla birebir temas kurmalarını sağlamak.
Ayrıca, “arkeo-sanat” koleksiyonu olarak adlandırdığım ve her bir parçası bir kazı alanının hikayesini taşıyan eser serilerini uluslararası platformlara taşımak, geçmişin evrensel dilini bugünün sanat estetiğiyle yeniden yazmak da beni heyecanlandırıyor. Çünkü inanıyorum ki; sanat, tarihin kalbini görünür kılmanın en güçlü yollarından biridir.
Hem bir ressam hem de bir arkeolog olarak, geleceğe bakıldığında sizce Çatalhöyük’ün bugünün insanına bırakacağı en büyük miras nedir?”
Çatalhöyük’ün bugünün insanına bırakacağı en büyük miras, “birlikte yaşamanın ve paylaşılan kültürün gücüdür.” Neolitik çağda insanların birbirine çok yakın, sınırların neredeyse silindiği bir yaşam alanı yaratması; dayanışma, iş birliği ve toplumsal bağlılığın tarih boyunca ne kadar temel olduğunu gösterir.
Bir ressam olarak ise bu miras, bize zaman ve mekânın ötesinde bir estetik ve sembolik dil sunar. Çatalhöyük’ün duvar resimleri, figürleri ve yaşam izleri, insanın doğayla ve kendisiyle kurduğu derin bağları anlatır. Geçmişin bu zengin dokusu, bugünün bireyine aidiyet, kökler ve yaratıcılık üzerine güçlü bir ilham verir.
Kısaca; Çatalhöyük, sadece bir yerleşim değil, insanlığın ortak hafızasında sevgi, dayanışma ve yaratıcılığın ilk kıvılcımlarını yakmış bir kültür hazinesidir. Geleceğe taşıyacağımız en değerli hazine de bu ortak insanlık ruhudur.
Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ
Sorry, the comment form is closed at this time.