HAYALLERIN YAŞI, TARIHIN SINIRI YOK
1897
wp-singular,post-template-default,single,single-post,postid-1897,single-format-standard,wp-theme-bridge,bridge-core-1.0.5,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,transparent_content,qode-theme-ver-18.1,qode-theme-bridge,disabled_footer_bottom,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.0.2,vc_responsive

HAYALLERIN YAŞI, TARIHIN SINIRI YOK

İnsan hayatı bazen yarım kalmış bir tutkunun, yıllar sonra yeniden filizlenmesiyle bambaşka bir rotaya evriliyor. İstanbul’da başlayan, Mısır’da şekillenen ve bugün uluslararası bir firmanın satış pazarlama direktörlüğü ile arkeoloji öğrenciliğini aynı potada eriten Ersin İğde’nin hikayesi, tam olarak bu dönüşümün somut bir örneğini sunuyor. Çocukluk yıllarında arkeolojiye duyduğu ilgiyi rafa kaldırmak zorunda kalan ancak 45 yaşında bu hayali gerçeğe dönüştürme cesareti gösteren İğde, Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nü onur derecesiyle tamamlarken aynı zamanda yüksek lisans ve tarih eğitimiyle akademik yolculuğunu perçinliyor. Şehir Sohbetlerin bu haftaki söyleşisinde İğde, piramitlerin ötesindeki Mısır’ı anlattı.

Ersin İğde kimdir? Hayat Hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?

1976 İstanbul doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi İstanbul Bahçelievler’de tamamladım. Üniversite öğrenimimi Mısır’da, Suez Canal Üniversitesi’nde aldım. Aslında çocukluk yıllarımdan beri arkeolojiye karşı çok güçlü bir ilgim vardı; fakat hayat beni önce farklı bir mesleki yola yönlendirdi.

Yıllar sonra, içimde hep canlı kalan bu tutkuyu ertelememeye karar verdim ve 45 yaşında yeniden üniversite sınavına girdim. Yüksek bir puanla Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nü ilk tercihim olarak kazandım. Bölümü onur derecesiyle tamamlayarak 2026 Mayıs ayında mezun olacağım. Şu anda özel öğrenci kontenjanı kapsamında yüksek lisans tez çalışmamı sürdürüyorum. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü 4. sınıf öğrencisiyim.

Profesyonel yaşamımda ise uluslararası bir firmada Satış ve Pazarlama Direktörü olarak görev yapıyorum. Akademik merakım ile kurumsal tecrübemi birlikte yürütmek benim için ayrı bir zenginlik. Evliyim ve bir kız çocuğu babasıyım. Arapça ve İngilizce biliyorum; özellikle Mısır’da eğitim almış olmak, hem akademik hem kültürel bakış açımı genişleten önemli bir deneyim oldu.

Kısacası hayat hikâyem, çocukluk hayalini gecikmeli de olsa gerçekleştirme cesaretiyle şekillenen bir yolculuk diyebilirim.

Mısır denildiğinde akla ilk olarak piramitler geliyor. Ancak arkeolojik açıdan bakıldığında Mısır’ı asıl özgün kılan unsurlar sizce nelerdir?

Piramitler Mısır’ın vitrini gibi; ama o vitrinin arkasında çok daha geniş ve derin bir dünya var. Mısır’ı asıl özgün kılan şeylerden biri, inanılmaz bir “süreklilik” duygusu: devlet düzeni, ritüeller, sanat dili ve toplumsal organizasyon binlerce yıl boyunca belirli bir çizgiyi koruyor. Yazı kültürünün çok erken bir tarihte kurumsallaşması da büyük fark yaratıyor; çünkü sadece taşın, toprağın değil, insanların düşünme biçimlerinin de izini sürebiliyoruz. Bir de Nil’in sağladığı yaşam alanı, tarım ve takvim üzerinden kurulan düzen… Tüm bunlar bir araya gelince Mısır, anıtsal mimarinin ötesinde, “kendini tekrar eden ama her seferinde gelişen” güçlü bir medeniyet modeli sunuyor.

Antik Mısır uygarlığının devlet organizasyonu ve inanç sistemi, arkeolojik buluntular üzerinden nasıl okunuyor?

Aslında Mısır’da devlet ve inanç sistemini ayrı ayrı düşünmek zor; buluntular bize ikisinin iç içe geçtiğini gösteriyor. Tapınaklar sadece ibadet mekânı değil; aynı zamanda ekonomi, depolama, iş gücü ve idari kayıtların yürütüldüğü merkezler. Mühürler, yazışmalar, vergi kayıtları ve işçi organizasyonunu gösteren belgeler merkezi bir bürokrasiye işaret ediyor. Öte yandan mezar metinleri, steller ve ritüel nesneler, firavunun “ilahi düzen”in (maat) garantörü olarak konumlandığını açıkça ortaya koyuyor. Yani arkeoloji bize şunu söylüyor: Mısır’da yönetim, sadece siyasal bir mekanizma değil; kozmik düzeni sürdürme iddiası olan, ritüellerle beslenen bir sistem.

Nil Nehri’nin medeniyetin oluşumundaki rolünü yalnızca coğrafi değil, kültürel ve ritüel boyutlarıyla nasıl değerlendirmek gerekir?

Nil’i sadece “su kaynağı” diye anlatmak Mısır’ın ruhunu kaçırmak olur. Taşkın döngüsü, tarımsal verim demek; bu da nüfus, iş bölümü ve merkezî yönetim demek. Ama Nil aynı zamanda zamanı düzenliyor: takvimi, mevsimleri, bayramları ve ritüelleri. Taşkın, bereketin simgesi; bereket ise tanrılarla kurulan ilişkinin bir parçası. Nil’in ritüel boyutunu düşündüğümüzde, suyun arındırma ve yenileme anlamı öne çıkıyor. Bu yüzden Nil, Mısır’da hem hayatın maddi temeli hem de kültürel hafızanın merkezinde yer alan bir “kutsal omurga” gibi.

Piramitler ve anıtsal yapılar kadar gündelik hayata dair buluntular bize Mısır toplumu hakkında neler söylüyor?

Gündelik yaşam buluntuları Mısır’ı daha “insani” hale getiriyor ve toplumun nasıl işlediğini gerçekten anlamamızı sağlıyor. Seramikler, mutfak kapları, dokuma ağırlıkları, oyun taşları ya da basit aletler… Bunlar bize insanların ne yediğini, nasıl çalıştığını, boş zamanını nasıl değerlendirdiğini gösteriyor. İşçi yerleşimleri ve üretim atölyeleri ise sosyal organizasyonun ayrıntılarını ortaya koyuyor: kim nerede yaşıyor, nasıl besleniyor, iş gücü nasıl planlanıyor? Ayrıca mektuplar ve kısa notlar gibi küçük metinler, resmi tarihin dışına çıkıp günlük dertlere, şikâyetlere, sevinçlere de temas etmemizi sağlıyor. Kısacası anıtlar “gücü” anlatırken; gündelik buluntular “toplumu” anlatıyor.

Mısır’daki mezar kültürü ve ölüm anlayışı, diğer antik medeniyetlerle karşılaştırıldığında hangi yönleriyle ayrışıyor?

Mısır’da ölüm, bir kopuş değil; devam eden bir yolculuk gibi kurgulanıyor. Bu yüzden bedenin korunması—mumyalama—çok merkezi bir yerde duruyor. Mezar mimarisi de sadece gömü alanı değil; ölüyle yaşayanlar arasında bağ kuran bir “ritüel sahnesi”. Mezar metinleri (Ölüler Kitabı gibi) ölünün öte dünyada karşılaşacağı sınavlar için bir rehber niteliğinde. Diğer medeniyetlerde de ölüm sonrası inançlar var, elbette; ama Mısır’daki kadar sistemli, uzun süreli ve devlet ideolojisiyle bu denli bütünleşmiş bir ölüm kültürü daha az görülüyor. Bir de mezar eşyalarının çeşitliliği dikkat çekici: yiyecek sunuları, günlük yaşam nesneleri, heykelcikler… Sanki “oradaki hayat”, buradaki hayatın devamı gibi düşünülüyor.

Hiyeroglif yazının çözülmesi, arkeoloji bilimine nasıl bir perspektif kazandırdı?

Hiyeroglif çözülmeden önce Mısır, büyük ölçüde “görünen” bir medeniyetti: heykeller, kabartmalar, anıtlar… Çok şey anlatıyordu ama sessizdi. Yazı çözüldüğünde (Rosetta Taşı ile) medeniyetin sesi açıldı. Kralların kendilerini nasıl tanımladığını, tanrılarla ilişkilerini, savaş anlatılarını ve hatta günlük kayıtları doğrudan okuyabilir hale geldik. Bu arkeoloji için devrim niteliğinde; çünkü maddi kültürü, metinlerle çapraz okuyabiliyorsunuz. Örneğin bir tapınak kabartmasıyla aynı sahnenin yazıtını birlikte değerlendirmek, hem propagandayı hem ritüel pratiği anlamayı kolaylaştırıyor. Kısaca hiyeroglifin çözülmesi, Mısır çalışmalarını “yorum”dan “kanıtla konuşma” düzeyine taşıdı.

Mısır ile Anadolu/Selçuklu-Osmanlı coğrafyası arasında tarihsel temas noktaları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bu ilişkiyi tek bir döneme sıkıştırmak zor; çünkü farklı çağlarda farklı biçimlerde temaslar var. Antik çağda Doğu Akdeniz ticareti, diplomasi ve imparatorluklar arası yazışmalar üzerinden bir etkileşim söz konusu. Hititler döneminden itibaren Mısır-Anadolu hattı, siyasetin sıcak gündemlerinden biri olabiliyor. Daha geç dönemlerde, özellikle Orta Çağ ve sonrasında, Akdeniz ticareti ve güç dengeleri üzerinden yine bir bağ oluşuyor. Osmanlı döneminde ise Mısır bambaşka bir yere oturuyor: hem siyasi hem ekonomik açıdan imparatorluğun önemli bir parçası. Bu yüzden Mısır-Anadolu ilişkisi, “komşuluk”tan çok, tarih boyunca şekil değiştiren bir etkileşim ağı gibi.

Günümüz Mısır’ında arkeolojik alanların korunması ve sergilenmesi konusunda ne tür çalışmalar dikkat çekiyor?

Son yıllarda Mısır’da iki temel eğilim göze çarpıyor: büyük ölçekli müzecilik projeleri ve daha planlı alan yönetimi. Müzeler tarafında koleksiyonların daha modern sergileme diliyle sunulması, depolardaki eserlerin envanterlenmesi ve dijital kayıt sistemlerinin yaygınlaşması dikkat çekiyor. Sahada ise bazı bölgelerde ziyaretçi güzergâhları, bilgilendirme panoları, güvenlik ve koruma altyapısı daha düzenli hale getirilmeye çalışılıyor. Tabii aynı anda büyük bir baskı da var: yoğun turizm, iklim koşulları, kaçak kazılar ve kentleşme. Dolayısıyla mesele sadece kazmak değil; kazdığını korumak, doğru anlatmak ve sürdürülebilir hale getirmek.

Turizmin yoğun olduğu arkeolojik sahalarda koruma ve tanıtım dengesi nasıl sağlanmalı?

En zor denge bu aslında. Çünkü turizm, kaynak ve görünürlük sağlıyor; ama kontrolsüz olursa alanı hızla yıpratıyor. Çözümün merkezinde “taşıma kapasitesi” var: kaç ziyaretçi, hangi saatlerde, hangi rotada? Bazı alanlarda zamanlı bilet, sınırlı giriş ve tek yönlü güzergâhlar çok işe yarıyor. Bir diğer konu eğitim: ziyaretçinin neye dokunmaması gerektiğini, neden flash kullanmaması gerektiğini anlatmak bile fark yaratıyor. Yerel toplulukların sürece dahil edilmesi de önemli; çünkü alanı koruyan sadece ekipler değil, çevrede yaşayan insanlar. Tanıtım yapılmalı ama koruma, tanıtımın “ön şartı” olmalı.

Antik Mısır medeniyetinin günümüz dünyasına bıraktığı en kalıcı miras sizce nedir: mimari anlayışı mı, devlet modeli mi, inanç sistemi mi yoksa bilgi üretme biçimi mi? Bu mirası bugünün insanı nasıl okumalı?

Bu soruya tek bir başlıkla cevap vermek zor ama ben en kalıcı mirası “bilgi üretme ve kayıt altına alma” biçiminde görüyorum. Mimari zaten hayranlık uyandırıyor; devlet modeli ve inanç sistemi de etkileyici. Fakat Mısır, bilginin kurumsal hale gelmesi, yazının ve arşivin yönetimin parçası olması açısından çok güçlü bir örnek. Bugünün insanı Mısır’ı okurken iki şeye dikkat etmeli: Birincisi, bu bir “mucize” anlatısı değil, çok uzun bir birikimin ürünü. İkincisi, anıtsal olanın arkasında görünmeyen bir emek, planlama ve toplumsal organizasyon var. Mısır bize, büyük medeniyetlerin sadece büyük binalarla değil, güçlü kurumlar ve ortak kültürel zihinle inşa edildiğini hatırlatıyor.

Türkiye’deki genç arkeologlar için Mısır medeniyetini çalışmak neden önemli? Bu alana yönelmek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

Mısır’ı çalışmak, arkeolojinin pek çok temel meselesini aynı anda görmeyi sağlar: erken devlet, yazı, din-devlet ilişkisi, anıt mimarisi, ekonomi, gündelik hayat… Üstelik Mısır, dünya arkeolojisinde metodolojinin de şekillendiği alanlardan biri; yani literatürü takip etmek bile iyi bir okul gibi. Bu alana yönelmek isteyen gençlere tavsiyem üçlü bir yol: güçlü bir tarih ve arkeoloji altyapısı, dil (özellikle İngilizce; mümkünse ek olarak Fransızca/Almanca), ve sahayı tanıma. Ayrıca tek bir “Mısır romantizmi”ne kapılmadan, karşılaştırmalı bakmayı öneririm: Anadolu, Levant ve Akdeniz dünyasıyla birlikte okumak Mısır’ı daha doğru konumlandırır. Günümüzde üniversitelerimizde “ Egyptology” bölümü ya da dersleri verilmiyor. Ileride açılacak bölümler ya da dersler arkeoloji öğrencilerimizin ve meraklıların bu alanda çalışmalarına öncülük edecektir.

RÖPORTAJ:ALAADDİN ALADAĞ

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.