KOLEKTİF YALNIZLIKTAN KİŞİSEL DÖNÜŞÜME
1864
wp-singular,post-template-default,single,single-post,postid-1864,single-format-standard,wp-theme-bridge,bridge-core-1.0.5,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,transparent_content,qode-theme-ver-18.1,qode-theme-bridge,disabled_footer_bottom,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.0.2,vc_responsive

KOLEKTİF YALNIZLIKTAN KİŞİSEL DÖNÜŞÜME

Mekânı iç mimariyle, iç dünyayı ise sanatla inşa eden Şeyma Kont, “Eyes hidden. Paint speaks.” manifestosuyla modern çağın karmaşasına sessiz bir yanıt veriyor. Sanatçı, tasarımın netliğiyle sanatın sezgiselliğinin nasıl bir çatışmadan doğduğunu Alaaddin Aladağ’a anlatıyor

Şeyma Kont kimdir? Hayat hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
1997 yılında Ankara’da doğdum. İç mimarlık ve sanatı bir araya getiren bir yolun içindeyim diyebilirim. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’nden şeref öğrencisi olarak mezun oldum. Eğitimim boyunca yalnızca mekânı değil, insanın iç dünyasını da anlamaya çalışan bir bakış geliştirdim.

Üniversite yıllarımda çeşitli karma sergilere katıldım; bu süreçte sanatımı daha geniş bir kitleyle paylaşma fırsatı buldum. Mezuniyetimin ardından iç mimarlık alanındaki bilgimi derinleştirmek amacıyla Atılım Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nde, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimime devam ediyorum.

Akademik sürecin yanında profesyonel olarak iç mimarlık yaparken, resim üretmeye de hiç ara vermedim. İki alanın da birbirini beslediğine inanıyorum. Mimari düşünceyi sanatın sezgiselliğiyle birleştiriyor, akrilik ve kolaj gibi karışık tekniklerle özgün bir ifade dili kuruyorum.

Eserlerimde iç mimarlığın mekânsal düzenini, malzeme bilgisini ve duygusal derinliğini sanatla harmanlamaya çalışıyorum. Amacım, sanatla mekânın birbirine nasıl dokunabileceğini gösterebilmek. Gelecekte bu iki alan arasındaki etkileşimi daha da derinleştirerek, kendi dilimi olabildiğince net bir biçimde ortaya koymak istiyorum.

 

Çoğu portrenizde gözler gizli, hatta bazen tamamen yok. Sizce gözsüz bir yüz, izleyiciyle nasıl bir ilişki kurar?
Gözsüz yüz, izleyiciye geri bakmaz. Onun yerine sessiz bir aynaya dönüşür. Bu da izleyicinin kendi duygusuyla yüzleşmesine izin verir. Gözleri gizlemek benim için gizem değil; bir tür korunma, belki de ruhun çıplak halinden kaçış.

 

Renkler eserlerinizde duygunun dili gibi. Rengin sizdeki karşılığı nedir — ses mi, sessizlik mi?
Renk benim için sessizliğin sesi. Bordo, gri, siyah gibi tonlar içsel bir yankı yaratıyor; konuşmadan bağıran duygular gibi. Renklerin birer duygu frekansı olduğuna inanıyorum — bazıları yankı yapar, bazıları yutar.

 

“Eyes hidden. Paint speaks.” diyorsunuz. Bu cümle sizin sanat manifestonuz gibi duruyor. Bu sözü ilk ne zaman hissettiniz?
Resim yaparken gözleri kapattığım bir portrede hissettim bunu. Boyanın akışıyla figür benden bağımsız hareket etmeye başladı. Eskiden insanlar birbirlerinin gözlerine bakıp içini görürlerdi. Günümüzde bu pek mümkün değil. İnsanlar kendilerini çok iyi saklayabiliyor. Fakat boya ile ifade eden birinin eserlerinde kendini saklaması mümkün olmuyor.  Orada fark ettim; bazen boya insanlardan daha dürüst konuşuyor. O an “Eyes hidden. Paint speaks” cümlesi zihnime kazındı.

 

Portrelerinize baktığımızda, kimlikten çok “varlık” hissi öne çıkıyor. İnsan figürlerini bu kadar soyutlamanın ardında nasıl bir düşünce var?
Ben kimliği değil, varlığı resmetmek istiyorum. Çünkü kimlik toplumsal bir maske; varlık ise sessiz bir nefes. Figürü soyutlarken onu tanınmaz hale getirmem, izleyiciyi “bu kim?” sorusundan “bu ne hissediyor?” noktasına taşımak için… Okuyuculardan da bu konuda fikir alabiliriz. Ne hissediyorlar acaba…

 

Sanatınızda yalnızlık, gizlenme, kabullenme gibi temalar öne çıkıyor. Bu temalar sizin kişisel deneyimlerinizle mi yoksa çağın ruhuyla mı ilgili?
İkisi de. Yalnızlık günümüz insanının kolektif duygusu, ama benim için aynı zamanda kişisel bir yüzleşme. İç mimarlıkta insanların mekânını düzenliyorum; resimde ise kendi iç mekânımı. Bu süreçte yalnızlık, gizlenme ve kabullenme temaları aslında bir tür kendini koruma refleksi gibi. Bazen içe çekilmek, bir kozaya girmek gerekiyor; çünkü o koza hem savunma alanı hem de dönüşümün başladığı yer. Her soyutlama biraz kabullenme, her çizgi ise hem bir itiraf hem de kendini yeniden inşa etme çabası.

 

Eserlerinizi dijital ortamda paylaşırken izleyiciyle aranızda nasıl bir sınır hissediyorsunuz? Sanatın sosyal medya üzerindeki “sergilenme biçimi” sizi etkiliyor mu?
Dijital alan, sanatın hızla tüketildiği bir vitrin. Bu bazen rahatsız edici olsa da aynı zamanda erişilebilirliği sağlıyor. Benim için o sınır; “görülmek” ile “anlaşılmak” arasındaki mesafede duruyor. Her söyleneni duyarsak sanat yapmak imkansız bir hale gelir.  Her paylaşım biraz risk, ama aynı zamanda var olmanın çağdaş biçimi.

 

Kadın sanatçı olarak görünürlük, temsiliyet ve özgünlük konularında neler düşünüyorsunuz?
Kadın olarak görünür olmak bazen üretmekten daha zor. Sanat dünyası hâlâ eril bir bakışın filtresinden geçiyor; kadının duygusu, cesareti, hatta sessizliği bile sorgulanıyor. Ama ben o sorgunun içinde yer almamayı seçiyorum. Benim cevabım, üretmek.

Görünürlük benim için ışığın altına çıkmak değil, kendi karanlığımda parlamak. Kadın olmak benim için bir manifesto değil; bir varoluş biçimi. Eserlerimdeki figürler de bu yüzden gözsüz — çünkü kadınlığın bakışı zaten fazlasıyla okunuyor, ben o bakışı geri çekiyorum.
Benim kadınlığım sesini yükseltmiyor; derinleşiyor. Özgünlük de orada başlıyor. Kimseye benzememek için değil, kendime dönüşmek için üretiyorum. Özgünlük benim için bağırarak değil, kendi tonunda durarak var olmak.

 

İç mimarlık geçmişiniz resimlerinizi nasıl etkiliyor? Mimari düşünceyle sanatı birleştirmek sizin için ne ifade ediyor?
İç mimarlık bana dengeyi, oranı ve boşluğun gücünü öğretti. Resimlerimde bu disiplin hissi hep var; figürlerin konumu, boşlukların ritmi, çizgilerin strüktürü aslında birer mekânsal tasarım kararı gibi. Benim için resim, mekânın duvara taşınmış hâli. Boyayı malzeme gibi kullanıyorum; yüzeyleri tıpkı bir plan gibi kurguluyorum. Öbür taraftan mimarlığın net çizgisi ile sanatın esnek fırça darbeleri arasında çok debeleniyorum diyebilirim. Fakat  sanatla mimarlık, bende birbirini tamamlayan iki dil.

Sanat tarihinden veya çağdaş sanatçılardan sizi etkileyen biri var mı?
Edward Hopper’ın Nighthawks tablosu beni her zaman çok etkilemiştir. O sahnedeki boşluk, mekânın sessizliği ve karakterlerin birbirine dokunmadan aynı havayı soluması… İç mimar yanım o kurguda inanılmaz bir düzen ve yalnızlık dengesi görüyor. Mekânın anlatım gücü orada neredeyse figürlerden daha baskın.

Diğer yandan Alexandre Cabanel’in Düşmüş Melek’indeki bakışlar… Gözlerdeki duygu, kırılganlık ve kibir aynı anda var. Ben resimlerimde gözleri gizliyorum ama o tabloda gözlerin her şeyi anlattığını hissediyorum. Belki de o yüzden bu kadar etkiliyor — çünkü ben figürdeki bakışı susturuyorum, Cabanel ise bakışı konuşturuyor.

Bu iki uç arasında gidip gelmek aslında benim üretimimle birebir paralel: mimar yanım yapıyı kurarken, sanatçı yanım onu yıkmak istiyor. Belki de resimlerim o çatışmanın izleri.

 

“Şeyma Kont Studio” ismi sizin için sadece bir imza mı, yoksa bir kimlik alanı mı?
Bir kimlik alanı. O isimde bir yaşam biçimi var. Tasarım, sanat, üretim ve sessizlik — hepsi aynı çemberin içinde. “Studio” benim için hem atölye hem de sığınak.

 

Sanatınızın geleceğini nasıl görüyorsunuz — daha fazla renk, daha fazla sessizlik, yoksa tamamen başka bir dil mi?
Sanatımın sessizliği derinleşecek ama biçimi dönüşecek. Mimari malzemelerle daha fazla deney yapmayı, yüzeyde katman oluşturmayı planlıyorum. Belki renk azalır ama dokular konuşur. Boya susarsa, madde konuşur. Benim için sessizlik bir eksiklik değil, bir tür sessiz çığlık aslında — dışa değil içe yankılanan bir ifade biçimi. Bu çığlık, görünmeden de var olmanın sesi. Belki de gelecekte sanatım, tam da bu sessizliğin ses getirdiği yerde yankılanacak.

 

Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.