16 Şub BAŞKENTE ZAMANSIZ BİR MİRAS
Ankara Ticaret Odası’nın, şehrin köklü tarihini kronolojik bir akıştan ziyade; taştan kumaşa, ahilikten modernleşmeye uzanan ‘dokular’ üzerinden okumayı öneren DokuAnkara projesi, kentin hafızasına atılmış en kıymetli imzalardan biri. Ankara araştırmacısı Muhammed Murat Arslan’ın özgün bakış açısıyla şekillenen ve www.dokuankara.com adresinde dijital bir kültür envanterine dönüşen bu projenin 2026 yılına armağanı ise, başkentin görsel belleğini tazeleyen koleksiyonluk bir takvim çalışması oldu. Ankara’nın köklü mirasını minyatür sanatının incelikli ve zamansız diliyle günümüze taşıyan sanatçı Öykü Terzioğlu Özer ile DokuAnkara’nın ardındaki sanatsal süreci konuştuk.
Öykü Terzioğlu Özer kimdir? Hayat hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
Anne ve baba tarafından göçmen bir ailenin Ankara’da doğup büyüyen tek çocuğuyum. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı’nda lisans, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisans yaptım. Rahmetli Talât S. Halman ve Hilmi Yavuz’un danışmanlığında yazdığım tezim, daha sonra Nâzım Hikmet ve Sömürgecilik Karşıtlığı’nın Poetikası başlığıyla kitaplaştı. Uzun yıllar editör ve çevirmen olarak çalıştım.
Sanata hep ilgim vardı ancak minyatürle tanışmam 30’lu yaşlarımın başına denk geldi. Etimesgut Belediyesi’nin minyatür kursunda, ustam Fatma Alparslan’dan eğitim aldım. Minyatürle başlayan bu macera, bir ajansta çalıştığım beş yıl boyunca illüstrasyon, animasyon ve grafik tasarımla devam etti. Bugün hem klasik anlamda minyatüre devam ediyor hem de geleneksel sanatları dijital araçlarla yorumladığım işler üretiyorum. TRT2’deki Demir Kafes programının jenerik animasyonu ve Ankara Ticaret Odası için hazırladığım 2026 takvimi bu dijital-geleneksel sentezin güncel örnekleridir.
Fakat fırça, mürekkep ve boyalarla çalışmanın lezzeti elbette bir başka. Bu yüzden klasik tekniklerle üretimimi de sürdürüyorum. Geçtiğimiz yıl, Mesnevi’den bir hikâyeyi resimlediğim çalışmam, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği yarışmada üçüncülük ödülüne layık görüldü. Bir yandan da gözümü ve fırçamı daha da terbiye etmek adına değerli hocam Nilgün Alp’ten tezhip dersleri almaya devam ediyorum.
Bu üretimlerin yanı sıra, sanatımızı dünyaya anlatmak için İngilizce bir kitap serisi hazırlamaya ve @oykuterziogluozer adlı Instagram hesabımın yanı sıra @heritage.in.bloom adlı sayfamda da içerikler üretmeye başladım. Metinlerle ilişkim de kopmuş değil; on yılı aşkın süredir Osmanlı Türkçesi dersleri veriyorum. Bilkent Üniversitesi’nde öğrencilerimle Osmanlıca metinler üzerine kafa yormak, beni geleneksel sanatların beslendiği o dünyaya daha sıkı bağlıyor.
Ankara Ticaret Odası’nın Doku Ankara projesinde ve bunun bir parçası olan 2026 takviminde minyatür sanatını tercih etmesi, kurumsal hafıza ve kültürel temsil açısından nasıl bir anlam taşıyor?
Minyatür, özü itibarıyla bir “belge”dir. Geçmişte saray nakkaşları, yaşadıkları dönemin önemli olaylarını, mimarisini ve insanlarını bu sanatla kayıt altına alarak günümüze ulaştırmıştır. ATO’nun 2026 takviminde bu sanatı tercih etmesi, sadece estetik gerekçelerden değil; kurumun köklü geçmişini, Ankara’nın kentsel ve ticari hafızasını minyatürle geleceğe aktarma arzusundan kaynaklandı.
Takvimde yer alan minyatürler yalnızca estetik birer görsel mi, yoksa Ankara’nın tarihsel ve ticari kimliğini yeniden okuyan anlatılar mı sunuyor?
Bu projede Ankara’yı sadece kronolojik bir düzlemde değil, sahip olduğu “dokular” üzerinden okumayı hedefledik. Takvimdeki her bir minyatür, Ankara’nın Roma dönemi kalıntılarından tiftiğine, Ahilik geleneğinden Cumhuriyet’in inşasına uzanan kültürel ve ticari kimliğini yeniden okuyan, izleyiciyi bu katmanları keşfetmeye davet eden anlatılardır.
Minyatür sanatının zamansız dili, güncel bir kurum olan ATO’nun bugünkü vizyonuyla hangi noktalarda kesişiyor?
ATO, kökleri Ahilik teşkilatına dayanan ve kurumsal tarihi Cumhuriyet’in kuruluş yılı olan 1923’e uzanan, bununla birlikte yüzü geleceğe dönük bir kurum. Minyatür; ışık-gölge oyunlarını, perspektife dayalı derinliği ve bunlara bağlı zamansallığı biçimsel düzlemde reddettiği için bir tür “zamansız zaman” temsilidir. Emine Fetvacı, Sarayın İmgeleri kitabında; Osmanlı’nın “ilelebet sürecek devlet nizamı” arzusunun, minyatürün bu zamansız diliyle nasıl kurgulandığını anlatır. Bu bağlamda minyatürün zamansızlığı, ATO’nun köklü geçmişi ile gelecek vizyonunu aynı düzlemde buluşturuyor.
Takvim için seçilen sahnelerde Ankara’nın hangi katmanları öne çıkarıldı: tarih, üretim, ticaret, gündelik hayat ya da semboller?
DokuAnkara projesinin temel felsefesi olan “kenti dokular üzerinden okuma” yaklaşımıyla, sorunuzda zikrettiğiniz katmanların tamamını bir bütünün parçaları olarak ele aldık. Takvimde “Frig Sanatı” ve “Taşın Dili” ile tarihsel derinliği; “Sofun Zarafeti” ile Ankara’nın üretim kültürünü; “Ahilik Ruhu” ve “Ticaret Belleği” ile ticari kökleri; “İrade” ve “Sonsuz İz” ile Cumhuriyet’in sembollerini; “Hayatın Hatırası” ile de gündelik yaşamın izlerini işledik. Dolayısıyla tek bir katmanı değil, bu katmanların bir araya gelerek oluşturduğu Ankara’nın çok yönlü dokusunu öne çıkardık.
Minyatürlerde perspektif, mekân ve figür kullanımında klasik üsluba mı sadık kalındı, yoksa çağdaş bir yorum mu benimsendi?
Klasik minyatür sanatının temel ilkelerine sadık kalmakla birlikte eserleri dijital ortamda çalıştım. Klasik minyatürde olduğu gibi, her bir unsurun zeminini homojen renklendirip, fırça etkisini hissettirecek nüanslı çizgilerle (inceden kalına giden tahrirlerle) kontürledim. Yapıları en karakteristik cephelerinden, sadeleştirip stilize ederek tasvir ettim. Bunun yanı sıra, Batı resmindeki tek kaçış noktalı “doğrusal perspektif” yerine, klasik üslubun imza niteliğinde teniklerinden olan “dikey perspektif” (yığma) tekniğini kullandım. Mekânları arkaya doğru küçültmek yerine, resim yüzeyinde yukarıya doğru sıralayarak her detayı görünür kıldım. Ayrıca figür ve yapıları fiziksel büyüklüklerine göre değil; anlatımdaki önem derecelerine ve sembolik değerlerine göre boyutlandırdığım “boyut hiyerarşisi”ne başvurdum.
2026 takvimi, minyatür sanatını “nostaljik” bir ifade olmaktan çıkarıp güncel bir anlatı aracına dönüştürebiliyor mu?
Minyatür sanatını nostaljik bir süsleme değil; kendine özgü temsil biçimiyle hem geçmişi hem bugünü resmetmeye müsait bir illüstrasyon dili olarak görüyorum. Minyatür esasen metne eşlik eden bir illüstrasyon olarak doğmuş, geçmişin nakkaşları da kendi dönemlerinin güncel olaylarını resmetmiştir. Dolayısıyla minyatürü günümüze taşımak için, onun sadece tarihi değil, bugünü ve güncel olanı da anlatmaya muktedir bir sanat olduğunu göstermemiz gerekiyor.
Kurumsal bir yayında minyatür sanatına yer vermek, günümüz görsel iletişim anlayışı açısından nasıl bir risk ya da imkân barındırıyor?
Yapay zekânın görsel üretimi domine ettiği, “prompt” ile saniyeler içinde görsellerin yaratıldığı bir hız çağındayız. Böyle bir dönemde emek yoğun olan minyatür sanatını tercih etmek, ilk bakışta “zaman” açısından riskli addedilebilir, hatta kitlelerin gözünde “arkaik” görünme tehlikesi taşıdığı sanılabilir. Oysa asıl imkân da tam olarak burada: Yapay zekâ görsellerinin kusursuzluğu ve çokluğu, ironik biçimde “insan dokunuşunun” değerini artırdı. Herkesin birbirine benzer, “sentetik” görseller üretebildiği dünyada; sanatçının emeğini ve kusurluluğunu barındıran minyatür, kurumun tercihini “otantik” olandan yana kullandığını gösteriyor. Nitekim yakın geçmişte Porsche’nin tamamen elde üretilen animasyon tarzındaki reklam filmi, yapay zekânın hızına karşı niteliğin insan elinden çıkanda olduğunu kanıtlayan güzel bir örnektir.
Bu takvim çalışması, ATO’nun kültür-sanat politikaları içinde nasıl bir yere oturuyor; süreklilik arz eden bir yaklaşım mı?
Bu çalışma, ATO’nun sadece ekonomiye değil, o ekonomiyi var eden kültürel iklime de sahip çıktığını gösteriyor. Takvimi, ATO’nun Ankara’nın değerlerini kayıt altına alma ve tanıtma misyonunun somut bir parçası olarak görüyoruz.
Minyatürlerde kullanılan renk, kompozisyon ve detay yoğunluğu, takvimi gündelik bir nesne olmaktan çıkarıp koleksiyonluk bir objeye dönüştürüyor mu?
Evet, amaçlarımızdan biri de buydu. Takvimler genellikle yıl bittiğinde atılan nesnelerdir; ancak biz bu takvimi çerçevelenip saklanabilecek bir eser olarak tasarladık. Zamanı zamansızlığa dönüştüren minyatür sanatının kaideleriyle yaptığım detaylı tasvirlerin, Ankara’yı anlatan sanatsal çalışmalar arasında kalıcı bir yer edineceğini umuyorum.
Bu takvimin, özellikle genç kuşakların minyatür sanatıyla kuracağı ilişkiyi nasıl etkilemesini bekliyorsunuz?
Genç kuşakların hayatında görsel iletişim çok baskın. Bu takvimle onlara Ankara’nın tarihsel katmanlarının yanı sıra; minyatürün “eski ve sıkıcı” değil, “hikâyesi olan ve keşfedilmeyi bekleyen” renkli bir dünya olduğunu göstermeyi hedefliyoruz.
2026 takvimi, kurumların sanatı yalnızca destekleyen değil, anlatının bir parçası hâline getiren bir aktör olabileceğini gösteriyor mu?
Kesinlikle. Kurum-sanatçı iş birliklerinde, kurumlar sanatın sadece hamisi değil, anlatının bir parçası hâline de geliyor. Bunun kurumların imajı ve samimiyeti açısından çok kıymetli olduğuna inanıyorum.
Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ
Sorry, the comment form is closed at this time.