25 Oca FIRÇADAN PİKSELE SANAT KÖPRÜSÜ
Akademik birikimini klasik minyatür eğitimiyle birleştiren Öykü Terzioğlu Özer, asırlık nakkaşlık geleneğini dijital dünyanın imkânlarıyla yeniden yorumlarken minyatürün “zihinsel gerçeklik” ilkesini bugünün görsel diliyle buluşturuyor.
Öykü Terzioğlu Özer kimdir? Hayat hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
Anne ve baba tarafından göçmen bir ailenin Ankara’da doğup büyüyen tek çocuğuyum. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı’nda lisans, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisans yaptım. Rahmetli Talât S. Halman ve Hilmi Yavuz’un danışmanlığında yazdığım tezim, daha sonra Nâzım Hikmet ve Sömürgecilik Karşıtlığı’nın Poetikası başlığıyla kitaplaştı. Uzun yıllar editör ve çevirmen olarak çalıştım.
Sanata hep ilgim vardı ancak minyatürle tanışmam 30’lu yaşlarımın başına denk geldi. Etimesgut Belediyesi’nin minyatür kursunda, ustam Fatma Alparslan’dan eğitim aldım. Minyatürle başlayan bu macera, bir ajansta çalıştığım beş yıl boyunca illüstrasyon, animasyon ve grafik tasarımla devam etti. Bugün hem klasik anlamda minyatüre devam ediyor hem de geleneksel sanatları dijital araçlarla yorumladığım işler üretiyorum. TRT2’deki Demir Kafes programının jenerik animasyonu ve Ankara Ticaret Odası için hazırladığım 2026 takvimi bu dijital-geleneksel sentezin güncel örnekleridir.
Fakat fırça, mürekkep ve boyalarla çalışmanın lezzeti elbette bir başka. Bu yüzden klasik tekniklerle üretimimi de sürdürüyorum. Geçtiğimiz yıl, Mesnevi’den bir hikâyeyi resimlediğim çalışmam, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği yarışmada üçüncülük ödülüne layık görüldü. Bir yandan da gözümü ve fırçamı daha da terbiye etmek adına değerli hocam Nilgün Alp’ten tezhip dersleri almaya devam ediyorum.
Bu üretimlerin yanı sıra, sanatımızı dünyaya anlatmak için İngilizce bir kitap serisi hazırlamaya ve @oykuterziogluozer adlı Instagram hesabımın yanı sıra @heritage.in.bloom adlı sayfamda da içerikler üretmeye başladım. Metinlerle ilişkim de kopmuş değil; on yılı aşkın süredir Osmanlı Türkçesi dersleri veriyorum. Bilkent Üniversitesi’nde öğrencilerimle Osmanlıca metinler üzerine kafa yormak, beni geleneksel sanatların beslendiği o dünyaya daha sıkı bağlıyor.
Minyatür sanatında perspektifin bilinçli olarak terk edilmesi, sizce yalnızca estetik bir tercih mi; yoksa zaman, mekân ve hakikat algısına dair daha derin bir düşüncenin sonucu mu?
Sanatta üslup ve tekniklerin hiçbir zaman salt estetik tercihlerden ibaret olduğunu düşünmüyorum. Her toplum, evrenle ilişkisini kendi şartlarına göre anlamlandırır ve buna uygun bir temsil biçimi inşa eder. Rönesans öncesinde Avrupa da dâhil olmak üzere hiçbir coğrafyada doğrusal perspektife rastlamıyoruz. Minyatür de bu anlamda ‘perspektif yoksunluğu’ veya ‘çoklu perspektif’ özelliğiyle Rönesans öncesi tüm geleneksel biçimlerle benzerlik taşır.
Özetle şunu söyleyebilirim: Minyatürde görsel gerçekçilik değil, zihinsel gerçekçilik esastır. Çünkü duyularımız bizi yanıltabilir; uzaktaki bir ağaç yakındakinden küçük görünür veya ışığa göre renkler değişir. Nakkaş için esas olan nesnenin hakikati, yani zihindeki imgesidir. Bu yüzden bir şehri çizerken belirli bir noktadan bakmaz; binaları kendinden uzaklaştıkça küçültmez. Yapıları en karakteristik cepheleriyle, sanki hepsi kendisine bakıyormuş gibi resmeder.
Konuyu somutlaştırmak için nakkaşların zamanla kör olması rivayetine değinebiliriz. İnce detaylarla, bazen mum ışığında çalışmaktan görme yetisini kaybetmek dramatik görünse de, aslında bir nakkaş için ulaşılabilecek en yüksek mertebedir. Çünkü artık yanıltıcı gözlere ihtiyacı kalmamış, gerçeği zihin gözüyle tam anlamıyla görebilme imkânına erişmiştir.
Geleneksel minyatür dilini korurken çağdaş bir anlatı kurmak, sanatçı için bir denge mi yoksa sürekli bir gerilim alanı mı yaratıyor? Siz bu sınırı nasıl tanımlıyorsunuz?
Bu durum sanatçı için kesinlikle bir gerilim alanı. Çünkü minyatürü özünden koparma ya da çağdaş bir konuyu yapay bir eskilik içinde sunma riski her an var. Ancak bu çaba, aynı zamanda minyatürün sınırlarını ve imkânlarını görmek için kıymetli bir egzersiz.
Yönetmen Lars von Trier’in Beş Engel filmini çok önemserim. Trier, yönetmenlere çeşitli kısıtlar koyar ve bu engeller paradoksal biçimde ortaya çok özgün işler çıkarır. Sanatta sınırlar her zaman yeni çözümlere gebedir. Ben de o gerilim hattında, geleneğin sınırlarıyla bugünün dili arasında yeni çözümler aramayı seviyorum.
Minyatürde figürlerin “hikâyenin içinde ama merkezin dışında” durması, birey-toplum ilişkisine dair nasıl bir okuma sunuyor sizce?
Matbaa öncesinde resimli kitaplar, pahalı üretim süreçleri nedeniyle temelde saray merkezli üretilip tüketilirdi. Bu eserlerin önemli bir kısmı zaten devletin gücünü ve prestijini göstermek amacıyla hazırlanırdı. Minyatürlerde hiyerarşik olarak üstte olanlar büyük ve merkezde resmedilirken, diğerlerinin hikâyenin kıyısında kalması, o dönemin toplumsal düzeninin doğal bir yansımasıdır. Tarihi sıradan insanlar üzerinden okumak, yani bireyi merkeze almak zaten oldukça modern bir yaklaşım. Dolayısıyla minyatürdeki bu kompozisyon, bireyden ziyade nizamı önceleyen bir dünya görüşünün sonucudur.
Üretim sürecinizde tarihsel metinler, seyahatnameler ya da sözlü anlatılar ne ölçüde belirleyici oluyor? Yoksa metinden bağımsız bir görsel hafıza mı sizi yönlendiriyor?
Modern dünyanın bir parçasıyım ve yaşadığım koşullar görsel hafızamı elbette şekillendiriyor. İki dünya arasında bir köprü kurabilmek için özel bir çaba sarf etmem gerekiyor. Geleneğe dair hafızamı diri tutmak için düzenli olarak klasik metinler okuyorum. Farklı dönemlere ait el yazmalarını inceliyor, sanat tarihçilerinin eserlerine başvuruyorum. Yani sadece bugünün görsel hafızasıyla değil, metinler ve tarihsel örneklerle beslenen bir zihinle masaya oturuyorum.
Minyatür sanatı çoğu zaman “nakleden” bir sanat olarak görülür. Siz kendi işlerinizi daha çok aktaran mı, yorumlayan mı, yoksa itiraz eden bir yerde mi konumlandırıyorsunuz?
Bu algı, minyatürün esasen metne eşlik eden bir tür illüstrasyon olmasından kaynaklanıyor ve haklılık payı da yok değil. Ancak hiçbir nakkaş, yazarın dünyasını birebir aktaramaz; konuyu muhakkak az ya da çok kendi perspektifinden yorumlar. Ben de bazen bilinçli, bazen bilinçsizce minyatürlerime kendimden parçalar katıyorum. Örneğin, Mesnevi’deki Çinli ve Yunan ressamların yarışmasını konu alan çalışmamda, hikâyede Çinliler kaybetse de resme eklediğim lotus ve ayna sembolleriyle onların batınî geleneğine vurgu yaparak, aslında onların da kaybetmediğini anlatmak istedim. Bu, benim metne getirdiğim şahsi bir şerhtir.
Renk kullanımınızda geleneksel paletin dışına çıktığınız anlar oluyor mu? Bu tür kırılmalar sizin için bir risk mi, yoksa kaçınılmaz bir ihtiyaç mı?
Minyatürde sadece canlı ana renklerin kullanıldığı, belli örneklerin “kanon” kabul edilmesiyle oluşmuş bir genelleme. Oysa minyatür çok geniş bir coğrafya ve zaman dilimine yayıldığı için renk paleti sandığımızdan çok daha zengindir. Bu nedenle zaman zaman farklı örneklerden esinlenerek paletimi genişletiyorum. Bazen de bilinçli olarak dışına çıkıyorum. Çağdaş dünyada yaşayan bir sanatçı olarak, kendi görsel tercihlerimi işin içine katmak bir riskten ziyade, samimi bir sanatçı olmanın gereği bana göre.
Günümüz izleyicisinin hız ve tüketim alışkanlıkları düşünüldüğünde, yavaş ve detaylı bir sanat olan minyatürle kurulan ilişki sizce nasıl dönüşüyor?
Açıkçası biz geleneksel sanatçılar da aynı hız çağından nasibimizi alıyoruz; bazen durup ince ince çalışmakta ben de zorlanıyorum. Ancak minyatür, bu aceleciliği terbiye etmek için müthiş bir imkân sunuyor. Doğrusal perspektifli bir resimde ressamın gözü sizi yönlendirir ve nereye bakacağınızı söyler. Minyatürde ise ‘boşluk korkusu’ (horror vacui) ile bezeli, detaylarla dolu bir dünya vardır. Göz tek bir noktaya odaklanmaz, resmin üzerinde gezinmek, tekrar tekrar bakmak zorunda kalır. Minyatür göze egemendir; izleyiciyi yavaşlamaya ve sakinleşmeye mecbur bırakır. Bu yönüyle hem yapan hem de bakan için terapötik bir yanı var.
Kadın bir sanatçı olarak minyatür geleneği içinde var olmak, size göre yeni bir söz alanı mı açıyor; yoksa hâlâ aşılması gereken görünmez eşikler var mı?
Abartısız söyleyeyim: Tarihte hiç olmadığı kadar çok kadın minyatürle uğraşıyor, buna rağmen alanın “yıldızları” hâlâ çoğunlukla erkekler. Burada ters orantılı bir durum var. Nedenine dair kesin cevaplarım olmasa da aşılması gereken görünmez eşikler olduğu açık. Yine de diğer kadın sanatçılar gibi ben de özgüvenle üretmeye devam ediyorum. Ürettikçe ve görünür oldukça o eşiklerin ucundan kıyısından aşınmasına katkı sunduğumuzu ümit ediyorum.
Minyatürlerinizde mekân, çoğu zaman gerçek bir yerden çok zihinsel bir sahneye benziyor. Bu sahneleri kurarken kişisel hafızanız ne kadar rol oynuyor?
Her birimiz aynı şehirde yaşasak bile farklı yerler görüp hissederiz. Benim Konya’m ile sizin Konya’nız zaten birbirinden farklı. Minyatür yaparken ben, zihnimdeki o imgeyi, yani “kendi Konya’mı” resmediyorum. Bu durum, minyatürün “zihinsel gerçekçilik” ilkesiyle de örtüşüyor. Tek fark şu; klasik minyatür bu zihinsel sahneyi kolektif bir hafızaya dayandırırken, ben modern bir birey olarak kendi kişisel hafızamdan besleniyorum. Geçmişin temsil anlayışıyla bugünün bireysel bakışını harmanlayan bir sahne kurmaya çalışıyorum.
Eğer minyatür sanatı bugün kendisiyle röportaj yapabilseydi, sizce en çok hangi soruyu sormamızı isterdi?
Bence şu iki soruyu sormak isterdi, ki bunlar benim de sıkça üzerine düşündüğüm sorular:
“Neden hem çocuk resmiyle hem de 20. yüzyıl avantgart sanatıyla aramda bu kadar çok benzerlik var? Sahi, biz neden birbirimize bu kadar benziyoruz?”
Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ
Sorry, the comment form is closed at this time.