04 Mar HATIRLANAN GÜZELLİK
Şehir Sohbetlerinde bu hafta Buket Önyürü ile gerçekleştirdiği söyleşide, sizi sadece bir sanatçının veya bir arkeoloğun dünyasına değil, insanlığın binlerce yıllık koku ve hafıza katmanlarına davet ediyor. Önyürü, toprağın altındaki maddi kalıntıları bir arkeolog titizliğiyle incelerken, ruhun derinliklerindeki estetik arayışı bir ressamın duyarlılığıyla tuvale ve kâğıda döküyor. Onun dünyasında gül, vazoda duran sıradan bir çiçek olmaktan çıkıp; medeniyetlerin içinden süzülen, ritüellerle harmanlanan ve kolektif hafızamızda silinmez izler bırakan kadim bir sembole dönüşüyor
Buket Önyürü Kimdir? Hayat hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
Ben kendimi tek bir meslekle tanımlayamıyorum. Arkeoloğum, ressamım, araştırmacıyım ve aynı zamanda bir marka kurucusuyum. Aslında yaptığım her şey aynı sorunun etrafında dönüyor: İnsan neyi neden güzel bulur ve bu güzellik hafızamızda nasıl yaşar? Arkeoloji bana geçmişi okumayı öğretti. Resim yapmak ise sezgilerimi dinlemeyi. Biri kazı alanında toprağın altını açıyor, diğeri tuvalde iç dünyanın katmanlarını. Bugün Rosever’de yaptığım çalışmalar, yazdığım kitaplar ve ürettiğim sanat eserleri, hepsi aynı kökten besleniyor: kültürel hafıza. Benim hikâyem aslında geçmişle bugün arasında köprü kurma hikâyesi.
Gül, binlerce yıldır insanlığın hayatında. Sizi bu kadar kadim bir sembolü “arkeoloji” kavramı üzerinden yeniden düşünmeye iten ilk soru neydi?
Bir gün kendime şunu sordum: Neden gül, binlerce yıldır hiç kaybolmayan tek çiçek? Medeniyetler yıkılıyor, tanrılar değişiyor, ritüeller unutuluyor… ama gül hep kalıyor. Bu süreklilik arkeolojik bir meseleydi. Çünkü arkeoloji tam olarak “kalıcılık” ile ilgilenir. Gül artık benim için botanik bir varlık değil, bir kültür katmanıydı. Kazı yaparken seramik bulursunuz, kemik bulursunuz, ama bazı şeyler maddi değil; koku gibi, his gibi… Buna rağmen tarihin içinde iz bırakıyorlar.
Ben de gülün bu “görünmez izini” kazmak istedim.
Kitapta gülü botanik bir nesne olmaktan çıkarıp kültürel ve duygusal bir miras olarak ele alıyorsunuz. Sizce gül, insanın hangi temel ihtiyacına karşılık geliyor?
Gül bence insanın en temel iki ihtiyacına dokunuyor: aidiyet ve teselli. Koku, beynin hafıza ve duygu merkezlerine doğrudan ulaşır. Bir gül kokladığınızda çocukluğunuza dönebilirsiniz, bir cenazeyi hatırlayabilirsiniz ya da bir aşkı… Yani gül sadece güzel değildir; hatırlatır. Ve insan aslında hatırlamak isteyen bir varlıktır. Gül bu yüzden bir süs değil, bir hafıza aracıdır.
Antik dünyada gül; ritüellerde, mezarlarda, şifada ve iktidar sembollerinde karşımıza çıkıyor. Bu çok katmanlı anlamlar arasında sizi en çok şaşırtan örnek hangisiydi?
Beni en çok etkileyen şey, gülün hem yaşamı hem ölümü temsil edebilmesi oldu. Aynı çiçek bir düğünde saçlara takılıyor, bir mezara bırakılıyor. Hem doğumu hem vedayı simgeliyor. Bu kadar zıt anlamı taşıyabilen çok az sembol var. Bu bana şunu düşündürdü: Gül aslında insanın kırılganlığını temsil ediyor. Kısa ömürlü ama unutulmaz.
“Güzelliğin arkeolojisi” ifadesi oldukça güçlü. Güzellik sizce kazılıp ortaya çıkarılabilen bir şey mi, yoksa hatırlanmayı bekleyen bir hafıza mı?
Bence güzellik keşfedilmez, hatırlanır. Biz bir şeyi güzel bulduğumuzda aslında ilk kez görmeyiz; onu tanırız. Sanki ruhumuz “bunu biliyorum” der. Arkeoloji de böyledir. Yeni bir şey bulmazsınız, geçmişi hatırlatırsınız. Güzellik de insanlığın ortak hafızasında saklı bir bilgidir.
Akademik bilgiyle duygusal hafıza arasında denge kurmak zor oldu mu?
Zor değil, gerekliydi. Sadece akademik yazsaydım kitap ruhsuz olurdu. Sadece sezgisel yazsaydım temelsiz olurdu. Ben ikisinin birlikte var olabileceğine inanıyorum. Bilim iskeletse, duygu onun nefesidir.
Modern insan kadim bilginin hangi kısmını görmezden geldi?
Bedenin bilgeliğini. Eskiden insanlar bitkilerle, kokularla, ritüellerle yaşıyordu. Şimdi her şeyi laboratuvar verisiyle anlamaya çalışıyoruz. Oysa bazı bilgiler deneyimlenerek öğrenilir. Gülün yatıştırıcı etkisini anlamak için önce koklamak gerekir.
Arkeolog kimliğinizle mi, ressam duyarlılığınızla mı yazdınız?
Artık ayıramıyorum. Kazı yaparken ressam gibi bakıyorum. Resim yaparken arkeolog gibi düşünüyorum. Bu kitap iki kimliğin buluştuğu yerde yazıldı.
Doğu ve Batı kültürlerindeki anlam farkları güzelliğe bakışımızı belirliyor mu?
Kesinlikle. Doğu’da gül daha çok ruhsal ve mistik bir sembol. Batı’da ise estetik ve romantik bir imge. Biri içe dönük, biri dışa dönük bir güzellik anlayışı. Ben bu iki bakışı birleştirmeye çalışıyorum.
Bu kitap modern okura nasıl bir “yavaşlama” öneriyor?
Gül aceleyle koklanmaz. Sabah gün doğmadan toplanır, damıtımı saatler sürer. Bir şişe gül yağı için tonlarca çiçek gerekir. Gül bize şunu hatırlatıyor: Gerçek değer yavaştır.
Bugünün insanı için gül hangi soruya cevap olabilir?
“Nasıl daha sakin, daha dengeli ve daha anlamlı yaşayabilirim?” Gül bunun cevabı olabilir. Çünkü gül hız değil, derinlik öğretir.
Okurun zihninde kalmasını istediğiniz tek cümle?
Gül bir çiçek değil, insanlığın ortak hafızasıdır.
Yeni sorular? Yeni kadim tanıklar?
Evet. Şimdi aklımda tütsüler, reçineler, kutsal kokular ve bitkisel ritüeller var. Belki bir sonraki kitap “koku”nun arkeolojisi olur. Çünkü bazen en kalıcı izler görünmez olanlardır.
RÖPORTAJ:ALAADDİN ALADAĞ
Sorry, the comment form is closed at this time.