07 Ağu Hayal Perdesinin Ardındaki Dünya
Yüzyıllardır Anadolu’nun sesini, rengini ve neşesini yansıtan Karagöz ve kukla sanatı, dijital çağın hızına karşı hayal perdesinde direnmeye devam ediyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı Şafak Yılmaz, geçmişten devraldığı bu kadim emaneti yarının çocuklarına aktardı.
Şafak Yılmaz kimdir? Hayat Hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
İlköğretimini memleketi Samsun, Bafra’da tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Halkbilim Bölümü’nü kazandı. Üniversite için geldiği Ankara’da, okuldan geriye kalan zamanını çeşitli kent tiyatrolarında oyunculuk yaparak değerlendirdi. Bu oyunlar sırasında ‘Geleneksel Türk Halk Tiyatrosu’ ile tanıştı ve orta oyunu, meddahlık, gölge oyunu, kukla gibi alanlarda ustalarının da desteğiyle kendisini geliştirdi. Lisans dönemini tamamladıktan sonra 2014 yılında Gazi Üniversitesi Türk Halk Bilimi Bölümü’nde yüksek lisansa başladı. 2016 yılında Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi’nde çalışma hayatına başladı ve özellikle Karagöz alanındaki uygulamalı çalışmalarını bu müzede ilerletmeye çalıştı. Müze çalışmaları sırasında alanıyla ilgili olarak birçok akademisyen, sanatçı ve usta ile tanışma fırsatı buldu. Bu ustalardan edindiği deneyimlerle kendisini kukla alanında da geliştirerek, kukla yapımı ve oynatımı üzerine girişimlerde bulundu.
2018 yılında Altındağ Belediyesi Gençlik Merkezleri’nde çocuklara yönelik “Kukla ve Karagöz Eğitmeni” olarak mesleğini sürdürürken yine belediye bünyesindeki Altınköy Çocuk Etkinlik Evi’nde Ankara Kukla ve Karagöz Atölyesi’ni kurdu. Aynı yıl katıldığı mülakatlar neticesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kukla ve Karagöz alanında “Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı” unvanına sahip oldu. 2020 yılında Altınköy Açık Hava Müzesi’ndeki atölye çalışmaları hariç Altındağ Belediyesi’ndeki resmî görevine son verildi. 2022 yılında ise Çankaya Halk Eğitim Merkezi’nde Karagöz kursları vermeye başladı ve 2023 yılında kursiyerlere sertifikalarını teslim ederek yetişkinlere yönelik bu atölye çalışmasını tamamladı.
Türk Halk Bilimi alanından Yüksek Lisans mezunu olan Şafak Yılmaz; Kukla, Karagöz ve geleneksel tiyatro aracılığıyla özellikle çocuklara yönelik tüm çalışmalarını, hâlen Altınköy Çocuk Etkinlik Evi’ndeki Kukla ve Karagöz Atölyesi’nde sürdürmektedir.
Kukla ve Karagöz sanatına ilginiz nasıl başladı, bu yolculukta sizi en çok etkileyen unsurlar neler oldu?
Kukla ve Karagöz sanatının öncesinde tiyatroyla bir temasım oldu benim. İlk niyetim aslında hani şey, beni ilk etkileyen şey çocukluk yıllarımda 23 Nisan müsamerelerinde bir öğretmenimiz vardı, köy okulumuzda. Bizlere böyle orta oyunundan, Dede Korkut’tan veya Nasrettin Hoca fıkralarından, Keloğlan masallarından tiplemelerle tiyatro yaptırırdı. İlk temasım böyle başladı ve bu aslında bir tohumdu benim için. İkinci temas ise ortaokul yıllarımda Şişko Nuri gelmişti bizim okulumuza, kendi hemşehrimiz. Bir meddah seyri yapmıştı. Onu dinledikten sonra tiyatroyla artık böyle heyecanım artmıştı tiyatroya karşı, eğilimim başlamıştı. Tabii hani şey taşra denilebilecek bir ilçedeydim sonuçta; Samsun’da, Bafra’da çok fazla ulaşamadığımız bir yapıydı tiyatro. Üniversite yıllarımda, lisans dönemimde, şeye, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne geldiğim zaman o zaman Ankara Mamak Kent Tiyatrosu’nda oyunculuk için başvuru yaptım ve orada hem ustamla hem hocalarımla beraber bir dönem tiyatro yaptım.
Yani beni en çok tiyatro noktasında, kukla ve Karagöz sanatı alanında etkileyen nokta ise; tiyatro yaparken, yani Batı tarzında tiyatro yaparken bir gün hocamız bir orta oyunu, bir ‘Şinasi Rüyası’ adlı Tarık Buğra’nın bir oyunundan bir oyun oynamamızı istedi ve o oyundaki roller oldukça rahattı, oldukça sıradandı, keyifliydi ve geleneksel tiyatroyla aslında ilk temasım, orta oyunu tarzıyla ilk temasım bu alanda başladı. Ardından hocamın geleneksel tiyatroya olan yatkınlığı, Meddah, Behçet Mahir’lerden izlediği, dinlediği hikayeleri anlatması, yaptığı geleneksel tiyatroya yönelik tiplemeler benim Karagöz’e yönelik hevesimi de artırdı. Zaten bir süre sonra aynı tiyatronun içerisinde perde kurduk. Ustam Kenan Olpak, yani hocam aslında oradaki tiyatro hocamızdı. Ustam Kenan Olpak’ın arkasında def çalarak, işte oyununa yardım ederek Karagöz oynatmaya başladım. Bu şekilde de ilk temasım gerçekleşmiş oldu diyebilirim.
Karagöz ve kukla geleneği, Türk kültürünün önemli bir parçası olarak yüzyıllardır yaşamaya devam ediyor. Bu sanatın kültürel hafızamızdaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kukla ve Karagöz geleneği şeklinde baktığımız zaman,aslında tamamen Anadolu’nun mayasını, kültürünü, yaşayışını, müziğini, giyimini, kuşamını, ağız özelliklerini, yemesini, içmesini, işte başında da söylediğim gibi Anadolu’nun kültürünü yansıtan bir sanattır Karagöz. Onun içerisinde sadece tipleri konuşturmak, bir mizah yaratmak, eğlendirmek, yanlış anlamalar, cehalet, işsizlik gibi klişe kalıplar yoktur. Aslında biz burada her tip musiki ile girer, her tip kendi kıyafeti ile girer, ağız özelliği ile girer. Aslında biz burada Anadolu’nun kültürünü öğreniyoruz ve bu yüzyıllardır aktarıla aktarıla aktarıla günümüze kadar gelmiş. Dolayısıyla biz eski Karagöz oyunlarına baktığımız zaman o günün şartlarında nasıl yenilirmiş, nasıl içilirmiş, neler konuşulurmuş, mizah neymiş, espri neymiş, sözlü kültür neymiş, kültür neymiş onu öğrenmiş oluyoruz aslında.
Dolayısıyla, sadece Karagöz’ün hani kültürdeki yeri’nin dışında aslında Karagöz bir kültürün yaşatılmasını, aktarılmasını gelecek kuşaklara, sürdürülebilirliğini sağlıyor. Kültürün sürdürülebilirliğini sağlayan bir yapısı var Karagöz’ün. Dolayısıyla geçmişten de haber veren bir tarafı var, kültürel hafıza açısından. bu şekilde bakmamız gerekiyor bence Karagöz’e. Sadece bir tiyatro, güldürü veya birbirine vuran iki adamdan ibaret değil. Karagöz zaten iki adamdan, yani Karagöz ile Hacivat’tan ibaret değil. Orada onlarca tip giriyor, çıkıyor oyunun içerisine. Dolayısıyla kültürün, aynadaki yansıması gibi değerlendirmek gerekiyor.
Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı olmak sizin için ne ifade ediyor? Bu unvanın beraberinde getirdiği sorumluluklar nelerdir?
Şimdi şöyle; somut olmayan kültürel miras taşıyıcısı kısmında aslında üç tane temel kelime var: kültür, miras ve taşıyıcılık. Yani biz bir kültürü devraldık; Karagöz, kukla veya işte bu başka bir sanat için de yemeni, nazar boncuğu yapımı, sepet ustası veya işte ne bileyim ahşap oymacı, birçok sanatta bunu biz ‘kültür’ kelimesiyle karşımıza çıkıyor bu şey, kavram.
Kültür kelimesinin içerisinde yani benim somut olmayan kültürel miras alanım kukla ve Karagöz alanı olduğu için, bu mirası ustadan devraldık. Yani ustanın seyirciyle ilişkisi, ustanın çırağıyla ilişkisi, ustanın ustasıyla ilişkisi, ustanın kendisiyle mücadelesi, yaşam mücadelesi; bunların hepsini devraldık aslında, onun yanında çalışarak. Ve bu mirası da taşıyıp, bir yerden sonra mezara götürecek halimiz yok, çırağıyla ilişkisini gözlemleyerek kendi çırağımıza da aktarmamız gerekiyor.
Bu sadece taşıyıcılık, yani Karagöz sanatını omzumuza alıp “biz yaşatıyoruz” şeklinde değil, aslında biz bir vesileyiz. Yani Karagöz’ün bir sonraki nesle ve bir sonraki yüzyıla aktarılabilmesi için biz bir köprüyüz. Sadece Karagöz bizim omzumuza biniyor, beni bir basamak olarak kullanıyor, diğer kültürel miras taşıyıcılarımızı bir basamak olarak kullanıyor ve diğer yüzyıla aktarılıyor. Bunun farkında olmak lazım. Yani ben Karagöz’ü taşımaktan, yani “Ben Karagöz’ü taşıyorum” diyemem bu noktada. Aslında Karagöz’ün gelecek yüzyıla aktarılması için bir vesile zincirinin bir parçasıyım diyebilirim.
Tabii sadece dediğim gibi taşımacılıktan bahsetmek doğru olmaz; biz bunu taşımakla yükümlü değil aynı zamanda aktarmakla yükümlüyüz. Aslında en büyük sorumluluğumuz bu. Geleneği devraldık, sürdürdük ve aktaracağız. Somut olmayan kültürel miras taşıyıcılığının en önemli meselesi de bu. Zaten hani bu mülakatlara gittiğiniz zaman size soruyorlar; ‘Ustanız kim, çırağınız var mı, siz kimsiniz?’ Dolayısıyla ustadan aldık, yaşattık ve çırağa aktardık. Bu en önemli meseledir aslında. Bizim temel sorumluluklarımızdan bir tanesi de bu. Hem geleneği koruyarak, hem bu sanatın özünü yaşatarak; işte perdesinden müziğine kadar, usta-çırak ilişkisinden, Karagöz sanatında kullanılan alet edevata kadar her şeyi korumak zorundayız, koruyarak aktarmak zorundayız.
Yani ustadan ne gördüysek üzerine bir şeyler katarak ama yıkmadan, devirmeden, mahvetmeden, o gelenek dediğimiz kavramı koruyarak çıraklara aktarmak durumundayız. En büyük sorumluluğumuz bu olduğunu düşünüyorum. Tabii sadece çıraklara değil, aynı zamanda seyirciye de aktarmak gerekiyor. Bana göre hani, Karagöz öldü mü? Evet, çok eski bir meslek, yaşatıyorsunuz değil mi, falan filan gibi böyle çok cümleler duyuyoruz biz. Dediğim gibi, hani Karagöz’ü yaşatacak olan, yani bizim haddimize değil Karagöz’ü yaşatmak. Karagöz çok büyük bir sanattır. Hani bizle var olmadı sonuçta, başkalarıyla var oldu. Biz sadece bir vesileyle onlara aktarıyoruz. Ama Karagöz sanatçısının temel sorumluluklarından bir tanesi (Karagöz, kukla için de geçerli bu, hatta birçok sanatçı için de geçerli), seyircisine, tiyatro alanındaki birçok sanat için geçerli, seyircisini öldürmemesi lazım. Seyirciyi yaşatırsan Karagöz de yaşar, Karagözcü de yaşar. Bu biraz pragmatik bir ilişki içerisinde değerlendirebileceğimiz bir durum. Dolayısıyla bizim temel sorumluluklarımızdan bir tanesi bu geleneği aktarmak ve geleneksel tiyatro çatısı altında olduğumuz için de seyircimizin de dinamizmini korumak diyebilirim.
Geleneksel Karagöz oyunlarının günümüz toplumsal meselelerini anlatmada hâlâ etkili bir araç olduğunu düşünüyor musunuz? Neden?
Geleneksel Karagöz oyunlarının günümüz toplumsal meselelerini anlatmada hala etkili bir araç olduğunu düşünüyor musunuz, neden? Yani, geleneksel Karagöz oyunları geçmişten günümüze her zaman toplumsal meselelere bir parmak basmıştır. Yani bu bazen toplumun eğitiminde ve işte yetişkinlerin eğitiminde, bazen de çocukların eğitiminde kullanılan bir araca dönüşmüştür. Fakat siz bir tiyatrosunuz. Yani neticede oraya insanlar bilet alıp veya işte ne bileyim halka açık bir gösterisi oturup eğlenmek için Karagöz izliyorlar. Yani siz orada istediğiniz kadar ağaçları koruyan çevre duyarlılığı içerisindeki bir oyun yaparsanız yapın, bir tarafta maden için ağaçlar katlediliyor, bir tarafta bir tane otel yapılması için ormanı yakıyorlar resmen. Yani bu tabi hani şey, bizzat şahit olduğum bir şey değil ama hani atıyorum bir orman yangınının ardından iki sene sonra oraya bir otel dikiliyorsa insanda soru işareti oluşuyor böyle bir durumda. Tabi şey sel büyük olduğu için siz ne kadar önüne baraj kurarsanız kurun, ister bunu Karagözle yapın, ister kuklayla, ister başka bir sanatla fark etmez. çok da hani başarılı sonuç alamıyorsunuz. Bizim yapabileceğimiz ancak ve ancak o işte 40-50 dakikalık oyun süresi içerisinde çocuklara bir hayal dünyasının içerisinde eğlendirmek. çabamız tabi ki toplumsal farkındalığı sağlamak, sorunlar üzerinden toplumsal farkındalığı sağlamak. ama ne kadar başarılı olduğunu bilemiyoruz, hani bunu zaman gösterecek. Şu anda geçmiş dönemde, Cumhuriyet dönemine baktığımızda bir Karagöz Mizah Dergisi hükümetin sözcü, dönem hükümetinin sözcülüğünü yapmış adeta. Bugün Karagöz oyunları ister dönem hükümeti tarafından baksın, ister muhalif taraftan baksın fark etmez. sorunları çözme noktasında ne kadar başarılı olabileceği tartışılır. Sadece burada hani bizim ne verdiğimiz değil karşı tarafın ne aldığı da önemli. Artık toplum o kadar duyarsız oldu ki çoğu meseleye, hani bırakın Karagöz oyununu, hani artık gökten kitap inse tekrar zorlaşacak sanki bu mesele gibi geliyor bana. Dolayısıyla biz sadece işimizi yapıyoruz. biz sadece toplumsal sorun üzerinden bir sorun tespit edip, onun üzerinden bir oyun yapıyoruz. Dolayısıyla hani bizim amacımız sorunu kökten çözmek değil, duyarlılık oluşturmak. Evet, duyarlılık oluşturmak için Karagöz oyunları önemlidir. Bir başka sanat da önemlidir. Çünkü hani şey vardır ya tiyatro hakkında; tiyatro iyidir, iyileştirir, güzelleştirir, insana insanı insanca anlatma sanatıdır. Bizim derdimiz bu. Dolayısıyla hani böyle çok da kökten bir yıkım veya işte ne bileyim kökten bir düzeltme gibi bir sonucu olmayabilir. Yani geçmişten günümüze de hani bir Karagöz oyunu sayesinde toplum komple düzelmemiştir. Sadece biz oraya bir tohum ekiyoruz. Bizim
Günümüzde dijitalleşmenin hızla arttığı bir dönemde, Karagöz ve kukla sanatının genç kuşaklarla buluşmasını nasıl sağlıyorsunuz?
Yani burada temel noktalardan bir tanesi güncellemek, yani oyun metinlerini güncellemek, güncel oyunlar yazmak, güncel tipler ortaya çıkarmak. Ama dediğim gibi hep bu güncel kelimesinin arkasında gelenek vardır. Yani geleneği koruyarak metni güncellersiniz. o şeyi; dizilimi, ritmi, müzikleri, ahengi koruyarak da oyunları güncelleyebilirsiniz.
Ben vakti zamanında işte bir şeyde e anaokulu seviyesindeki bir gruba Karagöz oynatırken, ‘Mini mini bir kuş donmuştu’ şeklinde böyle Hacivat’ı oyuna soktum. Ustam, o zaman hani ustama, ustamla paylaşmıştım bu durumu, ‘Böyle böyle bir şey yapıyorum’ diye. O da bana demişti ki:’niçin öyle bir yönelime girdin ki? Hani o çocukların da duysun. Yani klasik müziği,eee o ritmi, o ahengi, o semaiyi, gazeli çocuklar da duysun. Ha, çok uzatma ama biraz kısa kes, duysun’ demişti. Evet, bir noktada, 6 yaşında da olsanız biraz da herhalde bir Karagöz perdesinin içerisinde semaiyi duymak hoş olabilirdi ve denedim. Evet, ustam haklıymış. Yani duyduklarında her yani ‘Bu ne böyle?’ diye bir tepki göstermediler hiçbir zaman. Gayet güzel izlediler, oturdular, keyif aldılar.
Dolayısıyla hani dijitalleşmenin yani ekran bağımlılığı dediğimiz o süreci aslında Karagöz perdesine olan bağımlılık olarak kullanılabiliriz. Yani bu çocuklar artık oturdukları zaman telefonda saatlerce zaman geçirebiliyorlar ama bir kitap okumaya geldiği zaman, bir tiyatroya geldiği zaman, maalesef süreleri çok kısalıyor. Onun için de güncel oyunlar yazmak lazım. Onların keyif alabileceği tipler çıkarmak lazım. Onların kahramanlarını Karagöz perdesinin içerisinde değerlendirmek lazım belki de. Olabildiğince geleneği koruyarak, onların empati yani onları onlarla empati yaparak onların hayal dünyasını kendi hayal dünyamızla birleştirerek perdeye yansıtmak gerekiyor düşüncesindeyim.
Bir önceki yazımıza ilave olarak şehirlerin kültürel kimliğinin oluşmasında geleneksel sahne sanatlarının nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?
Yani maalesef ki, yine Karagöz özelinde konuşacağım, kukla tiyatrosu maalesef ki her şehre bir tane kukla sanatçısı düşmüyor, Karagöz sanatçısı düşmüyor. Hani bizim temennimiz şu hani bırakın şehri her ilçeye bir tane Karagöz kukla sanatçısı düşsün.
Her insan her ilçenin, her ilin, her coğrafyanın her memleketin güzellikleri yemesi, içmesi, musikisi, yaşantısı olumlu veya olumsuz yanları toplumsal sorunları perdeye yansısın, insanlar izlesinler, gülsünler. Yani bir oradan bir ders çıkarsınlar. Bizim şeyimiz temennimiz bu ama tabii ki bu çok büyük bir süreç.
Az önce bahsettiğimiz işte toplumsal sorunların çözüm noktasına baktığımız zaman sadece sorun olarak bakmamak lazım. Yani bir şehrin mimarisi, Karagöz perdesinin içerisinde ne bileyim işte bugün Ankara Ankaralı bir sanatçı olarak söylüyorum, bir Anıtkabir koyabiliyorsak içerisine veya işte ne bileyim bir Atakule’yi koyup şehir değeri olarak görebiliyorsak veya işte ne bileyim bir Hacı Bayramı koyabiliyorsak oraya, bu şehrin kent kültürünü de aynı zamanda, şehrin kültürel kimliğini de koruduğumuzun ispatı olarak karşımıza çıkar.
Dolayısıyla sahne sanatlarının veya gösteri sanatlarının şehrin kültürel kimliğini koruma yolunda rolü büyüktür. Fakat sayı az yani güç yetecek gibi değil. En azından yani her şehirde sadece Karagöz Kukla tiyatro sanatçılarını da aynı şekilde kent kültürünü korumaya, oranın ağız özelliklerini, müziğini, yemesini, içmesini, mutfağını, düğün, doğum, işte ölüm geleneklerini korumaya yönelik çalışmalarını arttırması lazım ki gelen seyirci o bölgenin seyircisi olduğu için yani sahne toplumun aynasıdır sonuçta. Hani kendisini orada görsün, ağlayacaksa oraya ağlasın, gülecekse ona gülsün. Bu önemli. Karagözün de böyle bir yola doğru gittiği artık görülmekte. Yavaş yavaş sanatçı sayısı artmakta, somut olmayan kültürel miras taşıyıcılığı kartı ve bunun bir üstü olan yaşayan insan hazinesi unvanı artık Karagöz sanatına karşı ilgiyi de alakayı da hem seyirci hem de Usta-Çırak açısından artırmakta. Umarız bu artan sanatçı ve seyirci olayları sonucunda da şehir, yani kentlerin kültürel kimliğine dair çalışmalar da gittikçe artar.
Karagöz ve kukla gösterileri sırasında izleyicilerden aldığınız en unutulmaz geri dönüşlerden birini paylaşabilir misiniz?
En unutulmaz şöyle, benim atölyemin şeyi, sloganı; çocuklar gülerek uyusun diye. Neden bu slogan? Çünkü ben ilk gösteri yaptığım, yani ustadan icazet alıp ilk gösteri yaptığım yıllarda, bir tane okula gitmiştim. O okulun da işte sırasıyla şeyleri geliyor, öğrencileri, sınıflar geliyor, gösteri izleyip gidiyorlar, gösteri izleyip gidiyorlar ve bir de mini grupları vardı. Ben o sırada sahnemi, artık hani gösterimi yaptım, gösterilerim bitti. Hesabımızı kitabımızı yaptık. Sahnemi toplayıp okuldan ayrılacakken dediler ki; ‘Hocam, bakın işte şey, küçük yaş grubunun, anaokulu grubunun bir de uyku odası varmış. Bakın işte nasıl uyuyorlar, hepsi işte kendi aralarında falan’ diye. Bir baktım ki, böyle gözleri kapalı ama gülümsüyorlar çocuklar hani uyurken. Çok keyif aldılar, çok eğlendiler gibi bir geri dönüş olmuştu. Ya bu çocukların gözlerinin kapalı ve gülümseyerek uyuması aslında hani benim atölyemin sloganına dönüştü. Çocuklar gülerek uyusun diye. Gerçekten eğer ki, insan gününü mutlu kapatırsa böyle, yastığa da başını tebessümle koyuyor. Bu hani, sadece çocuk için değil, çocuklar orada bir imge aslında, 60 yaşında da çocuk olabilir insan, 40 yaşında da çocuk olabilir. Onun için benim en önemli hatıram ve işime yansıyan en büyük slogan olacak şekilde yansıyan, en güzel hatıralarımdan bir tanesi budur hocam.
Bir Karagöz veya kukla gösterisinin hazırlanma süreci nasıl ilerliyor? Perde arkasında izleyicilerin bilmediği hangi emekler bulunuyor?
Şöyle, her iki sanat içinde genel olarak her şeyimiz hazır bir şekilde; kuklalar, kuklalar valizli oluyor, Karagöz tasvirleri bir çantası var. Onların sahnesi katlanabilir, bir aracın bagajına sığabilecek şekilde tasarlıyoruz. Mikrofonumuzu, sesimizi, her şeyimizi hazırlıyoruz önceden, arabamızın bagajına koyuyoruz. Nerede yapacaksak o gösteriyi oraya gidiyoruz.
Çırak yavaş yavaş perdeyi hazırlar, ben o sırada kuklaları kurarım, iplerini çözerim kuklaysa eğer, Karagöz’se değneklerini bağlarım bunların. Ve aşama aşama, yani işin sıkıntılı tarafı şu; hani birini yapmadan öbürünü kuramıyorsunuz. Perdeyi kurmadan Karagöz’le Hacivat’ın evini bağlayamıyorsunuz mesela. Dolayısıyla aşama aşama gitmek zorunda. Bir yarım saat, kırk dakika içerisinde gösteri, müzik, her şeyimiz hazır hale gelir ve ardından gösteri başlar.
Tabii ki burada hazırlanma sürecinin sadece bunlar, hazır kuklalarınız varsa, tasvirleriniz varsa bu şekilde oluyor. Bir de öncesinde tasvirler yapmanız lazım. Bir oyun yapacaksanız o oyuna göre kuklalar tasarlamanız gerekiyor. Karagöz tasvirleri deriden yapılır; dana veya daha öncesinde deve derisiyken şimdi dana, düve derilerinden yapılıyor. Bu deriler nevregan denilen özel bıçaklarla işlenir, kesilip makaslarla etrafları kesildikten sonra nevregan denilen bıçaklarla delikleri açılır, işlenir. Daha sonra güzelce kontur boyaları, kök boyalarla elbiseleri, kıyafetleri boyanır, eklemleri bağlanır ve değneklere takılarak oynatılır Karagöz tasvirleri. Karagöz oyunlarında kukla kullanılan kuklalara biz tasvir diyoruz.
Kukla yapımlarında ise farklı farklı teknikler kullanıyorum genelde. Ahşap oymadan tutun işte kil çamurundan vesaire yapılana kadar birçok teknik kullanıyoruz. Kuklada da maalesef aşama aşama devam etmek zorundasınız. Önce kuklanızın hangi boyutlarda olacağına bir bakarsınız, ona göre kafasını oyarsınız, kafanın ölçüsünü belirlersiniz. Sonra gövdesini bağlarsınız, kollarını, bacaklarını bağlarsınız. En son ellerini ve ayaklarını bağladıktan sonra kuklanızı giydirmeye başlarsınız. Bütün artık yaka düğmesine diktikten sonra kuklanız giyilmiş hazır bir bebektir. Eğer siz bunu iplemeye başlarsanız, kukla canlanmaya başlamış oluyor.
Tabii perde şeyde kuklalar yapıldı, götürdük, sahneyi hazırladık. Özellikle Karagöz oyununda perde arkasındaki emek oldukça büyük. Çünkü Karagözcü sadece onları seslendirmiyor ve birkaç kişi olmuyor. Bir hayal oyunu olabilmesi için tek kişinin oynatması gerekiyor. Bütün tipleri sırayla oyuna koyarken onların musikilerini seslendirmesi gerekiyor, şarkılarını söylemesi gerekiyor yani. Onların yöresel ağız, şive özelliklerini perdeye yansıtması gerekiyor. Ve hani oldukça, hani orada herhangi bir arkada herhangi bir düzensizlik olduğu zaman hayalden çıkacağı için, oyun kopacağı için oldukça oyunun içerisinde sürekli, oyuna hakim bir şekilde seslendirmeleri kuklaları oynatırken o taklitleri yapması gerekiyor. Tabii müzikler vesaire de bunun cabası. Ama o hayalden çıkmaması için de arkada bir terslik olmaması için de yanında bir çırak götürüyor tabii. Bu çırağa biz yardak veya yardakçı diyoruz. Yardakçı o sırada usta gözü kapalı veya işte ne bileyim hayalin içerisinde oynatırken, o sırada eline hangi değneği alacağını, hangi kukla sırada hangi kukla olduğunu veya işte ne bileyim arkada herhangi bir terslik olmaması için her şeyi üstlenen kişi, aslında ustanın sağ kolu olan yardakçıdır. Arkanın düzenini sağlar, perde arkasının düzenini sağlar. Bu sayede de usta hayalden çıkmadan güzelce oyununu oynatır. Bunlar genel, şey, perde arkasında yaptığımız, uğraştığımız genel emekler aslında. Baktığımız zaman hani tek kişi oynatıyor, seslendiriyor olsa da yardakçı olmadan usta aslında hani tabiri caizse topal ördektir yani.
Anadolu’nun farklı şehirlerinde gerçekleştirdiğiniz etkinliklerde, yerel kültürlerin Karagöz ve kukla sanatına yansımalarını gözlemliyor musunuz?
Yani aslında kültür meselesi ailede başlar. Yani evin içerisine kapıyı kapattığınız anda kültür meselesi başlar, tuvalette başlar, mutfakta başlar, sofrada başlar. Ne bileyim otururken, yatakta uyumadan önce yani her alanda aslında ailenin öncelikle meseleyi ele alması gerekiyor. Yani herkes vardır ya şey, hani dünyada herkes kendi evinin önünü süpürürse dünya tertemiz olur diye. Her aile çocuğuna bu şekilde kültürel mirasın korunması hususunda bir eğilim sağlarsa aslında biz kültürümüze sahip çıkmış ve e kültürü çelikleştirmiş olacağız bir bakıma. Öz kültürümüzü çelikleştirmiş olacağız.
Bunu tabii hani bir sonraki aşaması da eğitim kurumları. Sonuçta hani ailede bir süre hayata adapte olan çocuk, bir süre sonra biz onu alıyoruz eğitim kurumuna teslim ediyoruz ister özel olsun ister devlet olsun. Buradaki öğretmenlerin de veya eğitmenlerin de bilinçlendirilmesi lazım. Kurumların Milli Eğitim Bakanlığıyla veya işte ilçe Milli Eğitimlerle karşılıklı fikir alışverişi içerisinde neler yapılabileceğine dair büyük yani çok büyük adımlarla değil, minik minik adımlarla ileriye doğru gitmek gerekiyor. Tabii bunu yaparken de yerel yönetimlerin de devreye girmesi gerekiyor ki hani sadece Karagöz konusunda değil, yani yerel bir kültürün o bölgede ne mirası varsa, yani işte bu bazen dediğim gibi çarık yapımı olabilir, bazen bir işte tespih ustası olabilir, her alanda olabilir, buradaki ustalara ustaların geleneklerini geçmişten alıp sürdürmesi ve gelecek kuşaklara aktarması için ellerinden ne geliyorlarsa ne geliyorsa yani gerekiyorsa maaşlandırıp, gerekiyorsa işte onlara bir atölye temin edip, gerekiyorsa işte çıraklar, kurslar düzenleyip çıraklar yetişmesini sağlayıp çabalar harcamaları gerekiyor düşüncesindeyim
Kültürel mirasın korunması konusunda ailelere, eğitim kurumlarına ve yerel yönetimlere ne gibi görevler düştüğünü düşünüyorsunuz?
Yani aslında, kültür meselesi ailede başlar. Yani, evin içerisine kapıyı kapattığınız anda kültür meselesi başlar. Tuvalette başlar, mutfakta başlar, sofrada başlar. Ne bileyim, otururken, yatakta, uyumadan önce yani her alanda aslında ailenin öncelikle meseleyi, ele alması gerekiyor. Yani herkes vardır ya şey; hani dünyada herkes kendi evinin önünü süpürürse dünya tertemiz olur diye. Her aile çocuğuna bu şekilde kültürel mirasın korunması, hususunda bir eğilim sağlarsa aslında biz, kültürümüze sahip çıkmış ve kültürü çelikleştirmiş olacağız bir bakıma, öz kültürümüzü çelikleştirmiş olacağız.
Bunu tabii hani bir sonraki aşaması da eğitim kurumları. Sonuçta hani ailede bir süre, hayata adapte olan çocuk bir süre sonra biz onu alıyoruz eğitim kurumuna teslim ediyoruz. İster özel olsun ister devlet olsun. Buradaki öğretmenlerin de veya eğitmenlerin de bilinçlendirmesi lazım. Kurumların, Milli Eğitim Bakanlığıyla veya işte ilçe milli eğitimlerle, karşılıklı fikir alışverişi içerisinde neler yapılabileceğine dair büyük yani çok büyük adımlarla değil, minik minik adımlarla ileriye doğru gitmek gerekiyor. Tabii bunu, bunu yaparken de yerel yönetimlerin de devreye girmesi gerekiyor ki, hani sadece Karagöz konusunda değil, yani yerel bir kültürün o, o bölgede ne mirası varsa, yani işte bu bazen, dediğim gibi çarık yapımı olabilir, bazen bir işte tespih ustası olabilir, her alanda olabilir. Buradaki ustaları, ustaların geleneklerini geçmişten alıp sürdürmesi ve gelecek kuşaklara aktarması için, ellerinden ne geliyorlarsa ne geliyorsa yani gerekiyorsa maaşlandırıp, gerekiyorsa işte onlara bir atölye temin edip, gerekiyorsa işte çıraklar, kurslar düzenleyip çıraklar yetişmesini sağlayıp çabalar harcamaları gerekiyor düşüncesindeyim.
Geçmişten günümüze aktarılan Karagöz ve kukla geleneğinin geleceği hakkında umutlu musunuz? Bu sanatın yaşatılması için hangi adımların atılması gerekiyor?
Yani aslında kültür meselesi ailede başlar. Yani evin içerisine kapıyı kapattığınız anda kültür meselesi başlar, tuvalette başlar, mutfakta başlar, sofrada başlar. Ne bileyim otururken, yatakta uyumadan önce yani her alanda aslında ailenin öncelikle meseleyi ele alması gerekiyor. Yani herkes vardır ya şey, hani dünyada herkes kendi evinin önünü süpürürse dünya tertemiz olur diye. Her aile çocuğuna bu şekilde kültürel mirasın korunması hususunda bir eğilim sağlarsa aslında biz kültürümüze sahip çıkmış ve kültürü çelikleştirmiş olacağız bir bakıma. Öz kültürümüzü çelikleştirmiş olacağız.
Bunu tabii hani bir sonraki aşaması da eğitim kurumları. Sonuçta hani ailede bir süre hayata adapte olan çocuk, bir süre sonra biz onu alıyoruz eğitim kurumuna teslim ediyoruz ister özel olsun ister devlet olsun. Buradaki öğretmenlerin de veya eğitmenlerin de bilinçlendirilmesi lazım. Kurumların Milli Eğitim Bakanlığıyla veya işte ilçe Milli Eğitimlerle karşılıklı fikir alışverişi içerisinde neler yapılabileceğine dair büyük yani çok büyük adımlarla değil, minik minik adımlarla ileriye doğru gitmek gerekiyor. Tabii bunu bunu yaparken de yerel yönetimlerin de devreye girmesi gerekiyor ki hani sadece Karagöz konusunda değil, yani yerel bir kültürün o bölgede ne mirası varsa, yani işte bu bazen dediğim gibi çarık yapımı olabilir, bazen bir işte tespih ustası olabilir, her alanda olabilir, buradaki ustalara ustaların geleneklerini geçmişten alıp sürdürmesi ve gelecek kuşaklara aktarması için ellerinden ne geliyorlarsa ne geliyorsa yani gerekiyorsa maaşlandırıp, gerekiyorsa işte onlara bir atölye temin edip, gerekiyorsa işte çıraklar, kurslar düzenleyip çıraklar yetişmesini sağlayıp çabalar harcamaları gerekiyor düşüncesindeyim
Geleneksel sanatlara ilgi duyan gençlere vermek istediğiniz mesaj nedir?
Vermek istediğim mesaj, yani şu andaki genç nesil özellikle artık her şeyi çabucak alıp, çabucak dokunup, çabucak elde edip, çabucak tüketmek istiyor. Bu çabucaklıktan vazgeçsinler benim temennim. Hani böyle workshop etkinlikleri veya işte halk eğitim kurslarıyla geleneksel sanatların ne yaşayacağı vardır ne gelecek kuşaklara aktarılacağı vardır. Mümkün değildir. Yani böyle birkaç saatlik veya işte saatleri belli olan kurslarla biz geleneksel meslekleri veya sanatları, zanaatları yaşatamayız. Sadece farkındalık yaratırız. “A, Karagöz sanatı varmış.” der katılımcı. “A, kukla diye bir şey varmış.” diyebilir.
Bunun için ustaların, yani şehirlerinde bulunan ustaları tespit etsinler. Kuklaya, Karagöz’e merakı olan bir genç varsa ve Ankara’daysa ya da işte ne bileyim, hafta sonları gelip giderek Karagöz’le, kuklayla ilgili bir eğitim almak istiyorsa ustayı bulsun. Veya İstanbul’daki ustayı bulsun, Konya’daki ustayı bulsun. Yani ya da en yakın şehirde kuklaya, Karagöz’e dair yatırım yapan, orayla o sanatla geçimini sağlayan ustayı, kültürel miras taşıyıcısını bulsun ve atölyesinde eğitim alsın. Bunu bir meslek edinmek istiyorsa.
Zaten hani ilgiye, o tırnak içindeki ilgiyi her türlü duyuluyor. Yani gelen gerçekten “Aa ne güzel, evet elinize sağlık, gerçekten çok güzeller.” diyorlar. Çünkü atölyeye girdikleri zaman bunu görüyorlar ve o ilgi her zaman vardır, var olacaktır da. Bizim, benim buradan bu gençlere de anladığım, mesleğe karşı ilgiden ziyade böyle bir meslek edinmek isteyen gençlere hitap ediyorum ben daha çok. Onun için gelsinler veya işte ne bileyim Ankara’dalarsa yanımıza gelsinler. Uzaktalarsa İstanbul’a yakınsalar İstanbul’daki kukla Karagöz sanatçısını bulsunlar. Mutlaka atölyede eğitim alsınlar. Böyle workshoplarla veya işte ne bileyim günübirlik atölyelerle maalesef kukla ve Karagöz sanatını öğrenmeleri mümkün değildir. Onun için birazcık yemek için emek vermeleri lazım.
Karagöz oyunlarında mizah, eleştiri ve toplumsal mesajlar önemli bir yer tutuyor. Sizce günümüz toplumunda Karagöz’ün hangi yönleri yeniden keşfedilmeli?
Ya ben, benim açıkçası Karagöz’de en fazla kıymet verdiğim şey, Karagöz bir kahraman artık. Yani asırlardır öyle veya böyle ve özünü koruyarak günümüze kadar gelmiş ve hala geleceğe gidebilmek için çaba harcıyor, tırmanıyor, mücadele ediyor. Dolayısıyla Karagöz bir kahraman. Artık yavaş yavaş Karagöz’ün bu kahramanlık vurgusunu biraz ön plana çıkarmak gerekiyor. Çünkü çocuklar artık hepsi hani biz önceden bir Erol Taş da bizim için bir şeydi, oyuncuydu ama filmin sonunda oyuncuydu ama filmin içindeyken kötüden kötü adamdı, yani hani bir noktada veya işte ne bileyim şimdiki çocuklar da şöyle bir şey var: Yani iyinin yanındalar, hep iyi ile ilgileniyorlar. Onlar için iyi her zaman iyiyi işaret ediyor. Yani iyi kişi kimse, adı üstünde, işte iyiyi işaret ediyor her zaman. Dolayısıyla Karagöz’ün artık böyle bu absürtlüğünden, işte ne bileyim cehaletinden belki biraz kurtulması gerekiyor. Karagöz’ün argosunu biraz zımparalamak gerekiyor, törpülemek gerekiyor. Belki Karagöz’ün nasıl diyeyim? İçerisindeki o zorbalıkları yok etmek gerekiyor. Karagöz’ü artık yavaş yavaş bir çizgi filme doğru, bir sinemaya doğru yani perdenin içerisinde, yani perdeden çıkıp sinema sahnesine geçsin demiyorum, o tarzda bir animasyon seyreder gibi seyretmelerini sağlamak lazım. Bunun içinde biraz daha argoyu yumuşatmak, çocukları yani özellikle Türk çocuklarına, Anadolu’da yaşayan Türk çocuklarına Karagöz’ü aşılamak istiyorsak, Karagöz’ü biraz daha böyle eğlenceli film tadında, müzikle, çalgıyla, çengiyle ve bir hikâyenin içerisine düzgün, dramatik güzel hikâyelerin içerisinde aktarmak gerekiyor
UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası olarak kabul edilen Karagöz geleneğinin uluslararası alanda tanıtılması konusunda Türkiye’nin yeterli çalışmalar yaptığını düşünüyor musunuz? Bu alanda neler yapılabilir?
Şimdi, bu alanda bir şeyler yapabilmek için Karagöz öncelikli olarak söze dayalı bir sanat olduğu için, Karagöz sanatçılarının İngilizce, en azından İngilizce, yabancı dil eğitimlerinin tamamlanması gerekiyor ya da İngilizce bilen Karagözcülerin bu alanlara, uluslararası alanlara dahil olması gerekiyor ki aramızda böyle birkaç Karagözcü var. Benim İngilizcem yok mesela ama hani bir yere kadar oyunu götürebilirim, Rusya’ya gittiğim zaman bir yere kadar götürebildim. Yani salonun yarısı Türk, yarısı Rustu mesela. Bilmece ile tekerleme ile ilgili minik bir oyun yapmam gerekiyordu. Birazcık Türk bilmesi ve bilmecesi, tekerlemesi vesaire oyunumun içerisinde vardı ve böyle birkaç tane bir gece içerisinde, Rus tekerlemesi ezberledim mecburen ve oyunun içerisine onları yansıtmak durumunda kaldım ama bir yere kadar gidiyor maalesef. Tamamen dile hakim olmak, o kültüre hakim olmak demek olduğu için dillerini iyi bilmek gerekiyor. (öksürük) Affedersiniz. Türkiye yeterli çalışmalar yapıyor mu? Hayır. Türkiye dediğimizden kasıt; Kültür ve Turizm Bakanlığı, hükûmet yetkilileri ve devleti anlıyorsak, hayır. Yani devletin bu noktada maalesef yeterli bir yatırım yaptığını düşünmüyorum. Çünkü Karagöz bir tiyatro veya temsiliyet aracı, yani Türk bayrağı imgesi olarak görülmüyor noktasında neredeyse. Onun yerine işte çok daha başka çalışmalar, temsiliyetler görünüyor. Yurt içinde daha çok Karagöz’e yatırım var ama yurt dışına ne yapacaklarını bilmediklerinden olabilir, tam olarak dışa açılamadıklarından olabilir, bilemiyorum. Sadece burada kendi çapımızda dünyadaki işte kukla ve işte gölge oyunu ya da tiyatro festivallerini takip ediyoruz, oradan hesaplarımıza davetler geliyor, o davetlerin içerisine oyunlarımızın videolarını gönderiyoruz, kabul ederlerse gidiyoruz, etmezlerse işimize devam ediyoruz. Hani burada Türkiye’den ziyade sanatçının bireysel çalışmaları daha ağır durumda.”
Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ
Sorry, the comment form is closed at this time.