Konya’yı Yürüyerek Tanıtıyorlar
1814
wp-singular,post-template-default,single,single-post,postid-1814,single-format-standard,wp-theme-bridge,bridge-core-1.0.5,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,transparent_content,qode-theme-ver-18.1,qode-theme-bridge,disabled_footer_bottom,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.0.2,vc_responsive

Konya’yı Yürüyerek Tanıtıyorlar

Şehir Sohbetleri programının bu haftaki konuğu, Konya merkezli gönüllü yürüyüş topluluğu Suyu Kaynağından İçenler oldu. Gönüllü yürüyüş topluluğu, binlerce doğaseveri doğayla buluşturup; Konya’nın muhteşem doğasını keşfediyor.

Suyu Kaynağından İçenler dört arkadaşın bir araya gelerek kurduğu gönüllü bir yürüyüş topluluğudur. Talha Çetintaş, Mücahit Navruz, Umut Yavuz ve Mehmet Korhan’ın kurduğu bu mütevazi topluluk şimdi binlerce insana ulaşmış ve her hafta birkaç kez Konya ve civarında yürüyüşler düzenleyen, bu anlamda Konya’nın tanıtımına ciddi katkıda bulunan en önemli organizasyonlardan biri haline gelmiştir. Doğasıyla kendine hayran bırakan Konya’mızda hafta sonları veya resmi tatillerde herkes yataklarında uyurken sabahın erken saatlerinde trekking kıyafetleri, sırt çantaları ve ellerinde batonlarla kendini dağlara, tepelere, vadilere atan bir topluluk görürseniz bilin ki bunlar “Suyu Kaynağından İçenler”dir. Siz de onlara katılıp suyun kaynağına varabilirsiniz…

“Suyu Kaynağından İçenler” nasıl bir fikirle ortaya çıktı? Bu isimle ne anlatmak istediniz?

Biz dağlarda, vadilerde gezerken hep akar sularla, göllerle karşılaşırız. Peki bu sular nereden gelmektedir? Bu sorunun peşinde, ne zaman bir su birikintisi görsek kaynağını aramaya yöneldik. Bu bizim merak duygumuzun, kainattaki varlıkların özünü, nereden geldiğini arama dürtümüzün bir yansıması aslında. Suyun kaynağını bulmak ve ondan kana kana içmek… Aslında bizim için hakikatin kaynağını bulmak ve o hakikat ile doya doya hemhal olmakla eşdeğerdir. Suyun kaynağına olan bu yürüyüşlerimiz sırasında adımız kendiliğinden “Suyu Kaynağından İçenler”e çıktı aslında…

Topluluğun kuruluş hikâyesinde sizi en çok etkileyen an neydi?

Bu topluluğun bir kuruluş hikayesi yok diyebiliriz. Çünkü tedricen, kendiliğinden ve doğal bir şekilde var oldu Suyu Kaynağından İçenler. Basit bir fikirle yola çıkıldı: Yürümek… Bizim en evvelinde ve nihayetinde tek amacımız yürümek oldu. Önce birbirini çok iyi anlayan ve aynı maksada odaklanmış dört arkadaş olarak başladı yürüyüşlerimiz. Sonra halka genişledi, bizimle aynı heyecanı aynı dürtüyü taşıyan herkes bizim halkamıza dahil olmaya başladı. Bizimle birkaç defa yürüyen artık birer “Suyu Kaynağından İçen” haline geldi. Şimdi sayısını bilmediğimiz kadar fazla ve her biri birbirinden farklı insan kendini “Suyu Kaynağından İçenler”in mensubu olarak tanımlıyor. Bu insanların en önemli ortak paydası ise “yürümeyi sevmek”tir… İnsanların bu hissiyatı ne kadar çabuk benimsediğini ve bize eklemlendiğini gördüğümüz her an aslında bizi en çok etkileyen andır diyebiliriz.

Bu topluluğu diğer doğa yürüyüşü gruplarından ayıran temel fark nedir?

Biz aslında böyle bir kıyaslamaya girmekten imtina ederiz. Fakat şunu söylememiz mümkün. Zaten uzun yıllardır yürümeyi seven insanlardık. Gerek solo yürüyüşlere gerekse arkadaşlarımızla bir araya gelerek gerçekleştirdiğimiz yürüyüşlere uzun yıllardır devam etmekteydik. Yani “Suyu Kaynağından İçenler” çatısı altında olmadığımız uzun bir geçmiş var aslında. O dönemlerde farklı yürüyüş gruplarına da katıldığımız oldu. Ancak birçok yürüyüş etkinliği oldukça kısa sürüyordu ve sonrasında bir piknik havasında geçiyordu. Bu ise asıl tutkumuz olan “yürüyüş” konusunda bizi tatmin etmiyordu. Çoğu turistik yürüyüş 7-10 km arasında gerçekleşir. Biz ise “Suyu Kaynağından İçenler” olarak uygun hava koşullarında ve mevsiminde ortalama 25-30 km yürümeyi kendimize ilke edinmiştik. Bizim etkinliklerimiz biraz zorlayıcı ve yürüme odaklıdır. Bir insan rahatlıkla günde 35-40 km yürüyebilir. Yer yer bu sınırları zorlamayı seviyoruz. Etkinliklerimizde nadiren başka aktivitelere yer veriyoruz. Çok uzun molalar vermeden, fazla vakit kaybetmeden, sınırlarımızı zorlayarak yürümek bizim şiarımız. Bir de Konya’da adım atmadık, dağ, tepe, ova, vadi kalmadan her yerde yürümeye özen gösteriyoruz. Sanırım en temel fark bu. Yürüyüşlerimize her hafta yeni insanları davet ederek Konya’nın aslında düz bir alan olmadığını, çorak bir arazi olmadığını gösterip hem Konya’mızı hem de doğayı sevdirmeye çalışıyoruz. İnsanların şaşırdığı en büyük özelliklerimizden birisi de yürüyüşlerimizde kesinlikle hiçbir zaman ücret talep edilmemesidir.

Doğayla kurduğunuz ilişki, günlük yaşamınızı nasıl dönüştürdü?

Suyu Kaynağından İçenler ile yürüyen farklı meslek gruplarından, hayat standardından, düşünce dünyasından insanlar var. İş insanından, akademisyenine, mühendisinden avukatına, öğretmeninden emeklisine, o kadar farklı insanlar bir araya geliyor ki, aslında bütün bu insanlar biraz günlük rutinlerinden, hayatın keşmekeşinden, koşturmacasından kaçıyorlar diyebiliriz. Bu bir kaçış olarak da algılanabilir, bir hakikat arayışı olarak da algılanabilir. Şüphesiz her insanın algısı ve amacı farklı olabilir. Ama hafta sonları, Cumartesi ve/veya Pazar günleri, yahut resmi tatillerde bu tür yürüyüşler yapmak bir süre sonra bir alışkanlık, bir tutku ve bir ihtiyaç haline geliyor. Hatta bütün haftayı bu motivasyonla geçiriyorsunuz. Tekrar kendinizi rutinden kopararak dağların vadilerin uçsuz bucaksız ovaların kucağına atmak ve biraz uzaklaşmak, biraz yalınlaşmak istiyorsunuz. Doğayla kurulan bu yakın ilişki hayatınızın odağı ve belirleyicisi haline geliyor bir süre sonra. Artık yapay sıkıntılar, günlük problemler, siyaset, ekonomi, toplumsal travmalar sizi etkilememeye başlıyor. Doğa bütün haşmeti ve merhameti ile sizi sarıp sarmalıyor ve sizi rehabilite ediyor, rahatlatıyor, sakinleştiriyor ve olumlu bir varlık haline getiriyor. Doğayla bütünleşmiş hissediyorsunuz ve böylece ruhunuz sükun ve huzur buluyor. Bu yaşam tarzı bizi oldukça etkilemiştir hatta kapalı alanlarda, ekran başında uzun süre kalmamamıza neden olmaktadır. Araçlarımızın arkasında kamp sandalyesi ve sıcak suyumuz her daim hazırdır. İş çıkışı dahi olsa dinlenmek için bir park ya da güzel manzarası olan bir yere gidip çayımızı içip dostlarımızla doğada sohbet ediyoruz. Bu sohbetlerin sonu genelde de yürüyüş ile tamamlanıyor.

Sizce doğa yürüyüşleri sadece fiziksel bir aktivite mi, yoksa daha derin bir anlam taşıyor mu?

Aslında insan bütüncül bir varlık. Fiziksel yapısı ile ruhsal yapısı birbirinden bağımsız değil. Buna ruh ve beden bütünlüğü mü demek istersiniz; akıl ve duygu bütünlüğü mü demek istersiniz o size kalmış. Ancak fiziksel aktiviteler insanın ruh ve düşünce dünyasına da doğrudan tesir ediyor. İnsan fiziksel sınırlarını zorlamayı istiyor. Bu zorlama aslında içine hapsolduğu bedenden bir sıyrılma denemesi bile denebilir. Ekstrem sporlarla uğraşan insanlara baktığınızda hayret duyabilirsiniz. Doğa yürüyüşleri her ne kadar çok ekstrem bir aktivite olmasa da, biz kendi çapında sınırları zorlayıcı mesafelerde yürüyüşlerimizi planlayarak bu etkiyi yaratmaya çalışıyoruz. Elbette yürümek sadece fiziksel bir aktivite değil, bir terapi, bir arayış ve aslında felsefi ve varoluşsal bir manifestoyu da içinde barındırıyor. Öte yandan fiziksel aktivite vücudun enerji harcaması kasların kasılması ve bedenin güçlenmesidir.  Bu anlamda doğa yürüyüşleri de bir fiziksel aktivitedir hatta bizim yürüyüşlerimiz 30 km civarı olduğu için bizim yürüyüşlerimiz yüksek tempolu ve ciddi efor isteyen yüksek tempolu bir fiziksel aktivitedir. Ama tabii ki sadece böyle değildir bu aktivitede rekabet yoktur, bir yarış yoktur. Aksine huzuru bulma, stresten uzaklaşma, dinlenme ve kendini bulma vardır. Yıllardır doğada olan insanlar olarak şunu söyleyebiliriz ki yüksek tempolu yürüyüş yaptığımızın ertesi günü olan iş temposunda daha verimli ve daha huzurlu olduğumuzu hissediyoruz.

“Suyu kaynağından içmek” sizin için sadece bir eylem mi, yoksa bir yaşam felsefesi mi?

Bu başından beri bir yaşam felsefesinin yansıması aslında. Her şeyin, varlığın, hakikatin ve var oluşun kaynağına gitmek ve kaynak ile bütünleşme çabası… Suyun kaynağına gitmek ve ondan içmek bir eylemden öte, daha derin anlamlar taşıyor bizim için. Herkesin çok iyi bildiği Matrix filminde ana karakter Neo’nun Matrix’in kaynağına yaptığı yolculuğa benzetebiliriz bunu. Amacı kafasındaki sorulara cevap bulmaktı aslında. Her şey aslında döner, her şeyin özü kaynağında gizlidir. Bu bakış açısıyla yaşadığınızda, insanda hep bir kaynağa gitme arzusu peyda oluyor. İşte yürüyüşlerimiz bu arzunun bir neticesi… Bir de yürüyerek her yere varabilirsiniz. Mesafelerin bir önemi yoktur. Aya bir yol yapılsa, biz yürüyerek oraya dahi varabiliriz. Sadece biraz zaman alır. İşin aslı günde 50 km yürüyerek 21 yılda aya varabilirsiniz… Şaka bir yana, yürümek sihirli bir eylemdir. İnsan bedeninin en zahmetsizce gerçekleştirdiği, en az yorgunluk veren ve en uzun devam ettirebileceği eylemdir yürümek. Tarih boyunca da insanların maksatlarına varmak isterken yürümeyi bir eylem olarak benimsediklerini görebilirsiniz. Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicreti, Gandhi’nin Tuz yürüyüşü, ABD’de Martin Luther King Jr. öncülüğünde 1965’te gerçekleşen sivil haklar yürüyüşü gibi onlarca örnek verebiliriz. Bugün “yürüyüş yapmak” dediğinizde siyasetçilerin kalp atışları hızlanıyorsa, bunun ardında yürümenin enteresan eylemsel gücü yatmaktadır. Netice itibariyle bizim için tabii ki bir felsefedir yürümek… Bakir doğayı sosyal medyada keşfetmek yerine direk doğada olmak, ona temas etmek, kokusunu almak… Yani “yapay olanı değil doğal olanı tercih etmek”. Her hafta yeni yerlere giderek “ keşfetmeyi ve özgürlüğü tatmak”… Doğayla iç içe olup teknolojiden biraz uzaklaşmak “sadeliği seçmek, kendini bulmak” bunların hepsi her hafta hissettiğimiz, benimsediğimiz yaşam felsefemizdir.

Etkinliklerinizi planlarken nelere dikkat ediyorsunuz? Güzergâh seçiminde belirleyici olan nedir?

Bizim en önemli mottomuz “uzun yürümek” ve Konya’da adım atılmadık rota bırakmamak aslında. Rotalarımızı kendimiz çizdiğimiz için, ilk dikkat ettiğimiz şeylerden biri de “bir su kaynağı var mı oluyor?”. Hatta en önemlisi bu olabilir. Su kaynağı varsa hemen ona doğru yöneliyoruz. Harita üzerinde gezinirken bir ırmak bir orman bizim için belirleyici unsurlardır. Hemen bu doğrultuda bir rota çizmeye başlıyoruz, eğer günübirlik ise Konya içerisinde 20 ile 35 km arası eğimin çok dik olmaması ve ekibimizi çok iyi tanıdığımız için onların kondisyonuna yetecek bir rota planlıyoruz.

Bu anlamda Konya’nın hemen her ilçesinde çok güzel yüzlerce rotada yürüdük ve yürüyeceğiz. Haritaya baktığımızda Suyu Kaynağından İçenler’in iz bırakmadığı bir yer kalmasın istiyoruz. Böylece hem şehrimizi tanıyoruz hem de insanlara aslında Konya’nın harika bir yürüyüş kenti olduğunu göstermiş oluyoruz. Tabii ki sadece Konya ile sınırlı değil yürüyüşlerimiz. Ülkemizin farklı şehirlerindeki Likya, Frig yolu, Ihlara, Keykubad yolu gibi rotalarda da yürüyüşler yapıyoruz. Hatta farklı ülkelerde hatta kıtalarda bulunan Suyu Kaynağından İçenler mensupları da çok farklı rotalarda yürüyüşler düzenleyip bizi bunlardan haberdar ediyorlar. Özetle dünyanın hatta kainatın neresinde olursak olalım yürünebilecek her rota bizim için makbul bir güzergahtır diyebiliriz.

Katılımcılarınız genellikle kimlerden oluşuyor? Herkesin katılımına açık mı?

Suyu Kaynağından İçenler olarak herkese kapımız açık. Herhangi bir kısıtlama veya sınırlamamız bulunmuyor. İlk defa katılacak olanları koşulsuz aramıza kabul ediyoruz. Ancak elbette her işin olduğu gibi doğa yürüyüşünün de belli bazı uyulması gereken kuralları, teknik bazı gereklilikleri de bulunuyor. Doğa her ne kadar bize şefkatle ve merhametle kucak açsa da bazı tehlikeleri de içinde barındırıyor. Bu yüzden doğada başınıza buyruk hareket etmek tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Biz grup halinde yürüyoruz ve rotayı bilen en az bir öncümüz ve en geriden gelen en az bir artçımız muhakkak bulunuyor. Katılımcılarımızın öncü ve artçı arasında yürümek ve gruptan ayrılmamak gibi bir sorumlulukları bulunuyor. Çevreyi kirletmemek, yürürken sigara içmemek, yüksek sesli konuşup veya müzik dinleyip doğanın dinginliğine aykırı davranmamak gibi temel kurallarımız var. Bunların her biri her doğa severin kolaylıkla ve gönüllü bir şekilde ayak uyduracağı kurallar aslında. Bu tür sınırların dışına çıkmayan her insan bizim için Suyu Kaynağından İçen’dir. Bir de doğanın çetin şartları gereği her yürüyüşte belirli sayıda insan topluluğuna öncülük edebiliyoruz. Çok büyük grupları yönetmek ve rota dışına çıkmalarını engellemek oldukça zorlayıcı olabilir. Bu tür doğa yürüyüşlerinde gruptan ayrılmak ve kaybolmak bazen ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Zaman zaman televizyon haberlerinde bu tür olayları duymak mümkün. Dolayısıyla çok fazla katılım talebi gelse de her bir yürüyüşte belirli sayıda insanı kabul edebiliyoruz. Ama bir yürüyüşe katılamayan muhakkak başka bir yürüyüşte kendine yer bulabiliyor. Bizim topluluğumuz herkesin ücretsiz katılacağı, kar amacı gütmeyen ve bu işten gelir elde etmeyen bir topluluk. Biz zaten yürüyoruz, bize eşlik etmek isteyenleri de aramıza kabul ediyoruz. Özetle yürüyüşlerimiz doğayı ve keşfetmeyi seven herkese açıktır. Yürüyüşçülerimiz genellikle birbirlerinin tavsiyesi üzerine ya da sosyal medyada paylaşımlarımızı görerek bizlere ulaşıyor ve her hafta yeni “suyu kaynağından içen” bireyler ekibimize eklenmektedir. Maalesef ilk yürüyüşten sonra rotalarımızın uzun ve kondisyon isteyen zorlu rotalar olduğu için sonrakilere katılmayanlar oluyor. Tabi bu durumun tam tersi de yaşanıyor. İlk yürüyüşte çok zorlanmasına rağmen ekibi ve doğayı o kadar çok seven insanlar oluyor ki ısrarla sonraki yürüyüşlerimize katılıp şu an dağ tırmanışına dahi katılan yürüyüşçülerimiz de vardır. Bir arkadaşımız vardı ilk yürüyüşü 28 kilometrelik bir rotadaydı, kendisini başta uyarmamıza rağmen yürüyebileceğini söylemişti. Çok zorlanarak da olsa bir şekilde rotayı beraber bitirdik. Rota sonunda çok sevmesine rağmen bir daha bizimle yürüyüşe gelemeyeceğini söylemişti. Sonraki dört gün bacaklarının ağrısından işe dahi gidememiş. Buna rağmen ertesi hafta bizi tekrar aradı ve yürüyüşümüze katıldı, bu sefer daha az zorlandı. Şu an kendisi 35 kilometrelik rotalarımıza dahi gelmekte. İşte doğa ve yürüyüş böyle bir şey. Sizi kendine muhteşem bir şekilde bağlıyor, bırakamıyorsunuz ve bir tutkuya dönüşüyor. Yeni yerler keşfetme arzusu, merakı insanın peşini bırakmıyor.

Yürüyüşlerde unutamadığınız, sizi derinden etkileyen bir anınızı paylaşır mısınız?

Umut Yavuz: Kişisel olarak benim için en anlamlı iki yürüyüş var aslında. Birincisi daha sonradan eşim olacak olan ve grubumuzun fotoğrafçısı da olan Elif’in katıldığı ilk yürüyüş. İlk defa el ele yürümemiz ve trekking heyecanını birlikte yaşadığımız ilk yürüyüş. Diğeri ise 1 yaşındaki oğlumuz Alp Ege ile ilk defa katıldığımız ve onun da bizim heyecanımıza ilk kez ortak olduğu, gülücükler saçarak, etrafı seyrederek, yağan yağmurdan haz alarak yanımızda bulunduğu ve doğa ile tanıştığı 15 kilometrelik yürüyüştü. Bunun dışında her yürüyüş bizim için bir başka heyecan ve harika anılar barındırıyor.

Talha Çetintaş: Her yürüyüşümüzde farklı anılar farklı güzellikler yaşıyoruz unutamadığım en komik olay ise sonucu jandarma karakolunda biten bir yürüyüş olmuştu. Konya’da Miryokefalon sırtlarında dört araba ile geldiğimiz küçük bir ekiple yürüyüş yapıyorduk. Bölgede telefon çekmediği için jandarma bizi aramış fakat ulaşamamış. Bir şekilde aramalar sonucunda geç de olsa bize ulaşıyorlar, bu dönemde de sosyal medyada ve TV’lerde sürekli polis jandarma diye sizi arayanlara kesinlikle itibar etmeyin diye haberler vardı. Biz de başta jandarma olduğuna inanmadık. Jandarma hakkımızda şikâyet olduğunu ve arabaları çekeceğini söylüyordu. Allah’tan ekibimizde asker arkadaşlar bulunuyordu jandarmayla konuşarak doğa yürüyüşü yaptığımızı ve yolu bitirmek üzere olduğumuzu ilettiler. Jandarmalar da yürüyüşün sonunda karakola gelmemizi istedi. Karakola gidince işin aslını öğrendik biz sırtımıza çantalar elimizde batonlar ile yürüyüşe başladığımızda, bizi uzaktan gören köylüler ellerinde kazma kürek ile Miryokefalon sırtlarına doğru çıktılar bunlar defineci diyerek jandarmaya şikayet etmiş. Birçok kez de ihbar üzerine polis çevirmesine denk gelmiştik. Hatta birisinde Suriyeli mülteciler köye sızdılar diye ihbar etmişler. Tabi her seferinde olayın öyle olmadığı anlaşılınca polis ve jandarmalar ile birlikte kahkahalara boğuluyoruz.

Şehirde yaşayan insanlarla doğa arasında sizce nasıl bir kopukluk var?

Şehirler, özellikle ülkemizdeki şehirlerimiz maalesef insanı doğadan soyutlayan, ayrıştıran bir yapıya sahip. İnsan tabiatı gereği doğaya aşinadır. Ancak gittikçe büyüyen ve yeşilden azade kalan şehirler insan ruhunu daraltıyor. Nefes alamayacak hale getiriyor. Dünyada birçok şehirde doğaya dönüş, doğayla iç içe olma ve şehirleri daha yeşil ve daha nefes alınabilir hale getirme çabaları olduğunu görüyoruz. Son yıllarda Konya ilimizde, her ne kadar bozkırın ortasında da olsak bu çabanın meyve verdiğini görüyoruz aslında. Şehrimiz daha nefes alınabilir hale geliyor, parklar, bahçeler, kent ormanları insanları yeniden doğa ile buluşturma adına yaraya bir merhem oluyor. Bu tür çabaların ilerleyen yıllarda daha da büyüyeceği ve yeniden doğa dostu şehirler inşa edileceğini düşünmek istiyoruz. Özellikle Türkiye’de yerel yönetimlerin bu yönde çalışmalarını hızlandırmaları gerektiğini düşünüyoruz. Konya da bu konuda diğer şehirlere güzel bir örnek olacaktır.

Öte yandan daha önce hiç doğaya çıkmamış ya da yıllardır uzak kalmış, hep şehir içinde olan kişiler duyusal, işitsel, görsel olarak bir körelme yaşıyor resmen. Şehirde kulaklıkla yürüyüp, yağmurun yağdığını camdan gören, hazır tüketen, sabahları alarm ile uyanan, yapay ışık altında yaşayan kişiler doğaya ilk çıktığında kuş seslerini, hayvanların kıpırtısını, yaprak hışırtısını, ayak izlerini göremiyorlar, doğaya o kadar yabancı kalıyorlar. Bizim gibi suyu kaynağından içen azınlık için ise; rüzgar esinti değil yönü gösteren, ay ışığı manzara değil gece yürüyüşlerimizin yol arkadaşıdır. Doğa bizim evimizdir ve bu ev ile bağ kurmak bizim geleceğimiz ve umudumuzdur.

Bu yürüyüşler katılımcılar üzerinde ne tür dönüşümler yaratıyor?

Yürümek bir terapi etkisi yaratıyor. Yaşantılarımızın yoğunluğu sonucunda psikolojik olarak çok yoruluyoruz. Ekonomi, siyaset, savaşlar, şiddet vs. bizi toplumsal olarak büyük bir bunalıma sürükledi son yıllarda. Doğa yürüyüşleri en ucuz ve en etkili terapidir diyebiliriz. Psikologlar, psikiyatrlar bize kızmasınlar ama anti-depresanların, sakinleştiricilerin, psikanaliz seanslarının başaramadığını yürüyüşler başarıyor ve birçok insan dertlerinden ve sıkıntılarından yürüyerek arınıyor.

Yerel halkla ilişkileriniz nasıl? Geçtiğiniz köylerde ne tür karşılaşmalar yaşıyorsunuz?

Gerek Konya’nın köylerinde gerek başka rotalarda yaptığımız yürüyüşlerde genelde yerel halk bizi sevgiyle, ilgiyle ve ikramlarla karşılıyor. Zaten Anadolu’nun bir geleneğidir misafirperverlik. Bize kova kova meyveler, tandır ekmekleri, sütler, çaylar ve nice ikramlarda bulunuyorlar. Bazen köy insanları bizim oralara kadar gelip yürüyüş yapmamıza şaşırıyorlar. Çok nadiren de olsa bizi defineci, ülkeye kaçak girmiş göçmen, eylemci zannederek jandarmaya şikayet edenler de oluyor. Hatta birkaç defa polis ve jandarma tarafından şikayet üzerine durdurulduğumuz, karakola gidip ifade verdiğimiz de oldu. Şimdi bunları tabi gülerek hatırlıyoruz. Ama genel olarak insanımız her zamanki sıcaklığıyla doğa sever yürüyüşçüleri bağrına basıyor diyebiliriz.

Ilgın’ın Aşağıçiğil köyünde yürüyüşün ortasına da yaklaşmışken bir köyden geçiyorduk yemek molası için durmuş çaylarımızı demliyorduk. Köyden birisi gelip düğün olduğunu söyleyip bizi yemeğe davet etti. Kalabalığız gelmeyelim dediysek de o kadar ısrar etti ki kıramayıp düğüne katıldık. Bizi bir güzel doyurdular. Biz de düğüne eşlik edip oynadık halaylar çektik. Kısa molamızdan sonra yürüyüşe geçtik köyün çıkışında ise başka bir düğün daha varmış onlar da bizi yemeğe davet etti. “Daha yeni yedik yolumuz çok uzun gitmemiz lazım desek de ikna etmekte çok zorlandık. O kadar güzel o kadar iyi niyetli insanlardı ki tek düşündükleri “yoldan gelmişler açlardır, doyuralım”dı. Hemen hemen her köyde meyveler, börekler, ekmekler… Gördükleri zaman ikram etmeye çalışıyorlar. Cepleri ne kadar zengin bilemeyiz fakat gönlü o kadar zengin insan tanıdık ki bu yollarda.

“Suyu Kaynağından İçenler” olarak yakın gelecekte gerçekleştirmek istediğiniz özel bir proje var mı?

Biz dört arkadaş olarak gücümüz el verdiğince yürümeye devam etmeyi planlıyoruz. Güzde ve bahar aylarında uzun gündüz yürüyüşleri yapıyoruz. Yazın kavurucu sıcaklarda gece yürüyüşleri düzenliyoruz. Ramazan’da sahur yürüyüşleri yapıyoruz… Yani her koşulda yürümeye ara vermemeye gayret ediyoruz. Bahane üretmiyoruz, fırsat yaratıyoruz ve mutlak surette yürüyoruz. Bizim için en büyük proje “yürümektir”. Bunun dışında bir gayemiz bulunmuyor. Bunun yanı sıra yurtdışında da grup olarak yürümek istiyoruz. Biz kendimiz yurtdışına gittiğimizde bireysel olarak yürüyüş yapıyoruz şu ana kadar 20 ülkede trekking rotamız mevcut. Lakin bunu henüz grup olarak yapmadık. Hedeflerimizden biri de senede 3-4 sefer yurtdışında grup olarak yürüyüşler düzenlemek. Çünkü dünyada keşfedecek o kadar çok güzellik var ki kayıtsız kalamıyoruz.

Doğaya zarar vermeden doğayla iç içe etkinlikler düzenlemek için nasıl önlemler alıyorsunuz?

Bizimle birlikte yürüyecek olanlarda aradığımız en önemli özellik doğada iz bırakmamaktır. Bilakis Sufi Yolu gibi rotalarda yürüdüğümüzde, Sufi geleneği gereği yürüdüğümüz rotada meşe palamutları ekiyorduk. Ağaçlandırma faaliyetlerine her zaman destek vermeye çalışıyoruz. Doğaya faydalı olmanın en kolay yöntemi ona zarar vermemektir aslında. Çünkü tabiat zaten kendi kendini onarıyor ve güzelleştiriyor. Biz insanlar olarak doğada varlığımızı hissettirmeden onunla bütünleşme sevdasında olmalıyız. Doğaya en ufak bir zararı dahi tolere etmiyoruz. Ateş yakmıyoruz, çöp atmıyoruz, organik olmayan herhangi bir şeyi doğada asla bırakmıyoruz. Hayvanlara, bitkilere doğanın hiçbir sakinine zarar vermeyecek ve ürkütmeyecek şekilde yürüyoruz. Molalarda kendi evimizden getirdiğimiz şeyleri yiyip içiyoruz ve ardımızda hiçbir şey bırakmıyoruz. Sigara içilmemesini tercih ediyoruz, illaki içilecekse kısa molalarda ve izmariti yanında götürecek şekilde içilmesine özen gösteriyoruz. Gürültü çıkarmıyoruz, ekili tarlalardan yürümüyoruz, karınca yuvalarını, arı kovanlarını, kuş yuvalarını bozmuyoruz, bitkilere ağaçlara zarar verip yol açmıyoruz, doğanın bize izin verdiği yolları yahut mevcut patikaları kullanıyoruz.

Topluluğunuzun uzun vadede nasıl bir etki yaratmasını hayal ediyorsunuz?

Bizim için kendi kişisel dünyalarımızda Suyu Kaynağından İçenler topluluğu zaten her an büyük bir etki yaratıyor. Uzun vadede yürümeye devam etmek dışında bir gayemiz yok. Biz dört arkadaşın, diğer dostlarımızla ve bu süreçte bize katılıp bizimle yürüyecek olanlarla Suyun Kaynağına olan yolculuğumuz ilelebet devam edecektir.

Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.