Toprağa Dokunan Elin Kelimelerle Dansı!
1846
wp-singular,post-template-default,single,single-post,postid-1846,single-format-standard,wp-theme-bridge,bridge-core-1.0.5,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,transparent_content,qode-theme-ver-18.1,qode-theme-bridge,disabled_footer_bottom,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-6.0.2,vc_responsive

Toprağa Dokunan Elin Kelimelerle Dansı!

Heykeltıraş, seramik sanatçısı ve yazar Neşe Koçak, hem çamuru hem kelimeleri yoğurarak insanın varoluş hikâyesini şekillendiriyor. Sanatın üç dilini bir araya getiren Koçak, Yunus Nadi Öykü Ödülü’yle kelimelerin de elleri kadar güçlü olabileceğini kanıtladı.

 

Neşe Koçak Kimdir? Hayat Hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?

Heykeltıraş, seramik sanatçısı ve yazarım. Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde heykel eğitimi aldım, seramik yüksek lisansı yaptım. Sanatla kurduğum bağ, ilk olarak görsel formlarla başladı. Ancak, ifade etmek istediğim hikâyelerin ağırlığı ve felsefi arayışım beni Anadolu Üniversitesi’nde Felsefe okumaya ve kelimelere yönlendirdi. Üretim sürecim, bu iki disiplinin sürekli etkileşimi üzerine kuruludur. Heykel, seramik ve edebiyat; üçü de benim için hayatı anlamlandırma ve varoluşumu ifade etme biçimlerimin temel taşlarıdır. Varoluşumu, bir eli çamura, diğer eli kaleme değen bir sanatçı olarak tanımlayabilirim.

 

Heykel ve öykü… Siz bu iki alanı kendi yaratım sürecinizde nasıl bir araya getiriyorsunuz?

Bu iki alan birbirini besleyen, birbirine dokunan iki dildir. Benim yaratım sürecim disiplinler arasıdır. Örneğin, Gölgedeki Yüzler kitabımda yaptığım gibi, bir sanat eserini (bir heykel, bir resim, bir müzik) üzerinden yola çıkarak kurgular yaparım. Heykeltıraş olarak, Rodin’in Öpüş heykeli gibi bir eserin estetik ve fiziksel formunu okur, ardından bir yazar olarak o formun öncesini ve sonrasını hikâyeleştiririm. Öykü yazarken de, karakterleri bir heykeltıraşın baktığı gibi, hacimli ve üç boyutlu düşünür, onları görselleştiririm. Yaratım, zihnimde önce form, sonra hikâye, ya da önce hikâye, sonra form olarak yer değiştirir.

 

Bir heykelin dili ile bir öykünün dili arasında sizce nasıl bir ortaklık var?

 

Ortaklıkları, her ikisinin de yoğunlaştırılmış bir ânı ve anlatılmamış olanı işaret etmesinde yatıyor. Heykel, etrafındaki boşluğu ve malzemenin dokusunu kullanarak suskun bir hikâye anlatır. Öykü ise, karakterlerin iç dünyasındaki boşlukları ve okurun hayal gücüne bıraktığı sessizliği kullanır. Van Gogh’un Tutuklular Çemberi gibi bir resim, o anki sıkışmışlığı biçimle anlatırken; öykü bu sıkışmışlığın psikolojik derinliğini kelimelerle açar. Her ikisi de, insanın varoluşsal gerilimini farklı materyallerle ifade etmenin ve estetik bir etki yaratmanın araçlarıdır.

 

İlham kaynağınızı daha çok hayatın küçük anlarında mı, yoksa tarihsel/kültürel öğelerde mi buluyorsunuz?

 

“İlham, tek bir yerden değil, bu iki kaynağın kesişim noktasından doğar. Hayatın küçük, gözden kaçan anları—bir trende oturan uygunsuz bir karakterin hali, eski bir evin solgun ışığı—öyküye can veren kıvılcımlardır. Ancak bu kıvılcımlar, tarihsel veya kültürel bir bağlamla derinleşir. Gölgedeki Yüzler’de olduğu gibi, bir sanat eserinin binlerce yıllık kültürel birikimi, o anı alıp evrensel bir temaya taşımama yardımcı olur. Küçük anlar duygusal yoğunluğu, kültürel öğeler ise felsefi ve tarihsel derinliği sağlar.

 

Heykel yaparken mi, öykü yazarken mi kendinizi daha çok “kendiniz” hissediyorsunuz?

Her ikisi de iki farklı nefes alma şekli gibi. Heykel yaparken kendimi daha çok var eden, dünyaya somut bir iz bırakan kişi olarak hissediyorum. Burada, topraklanmak ve fiziksel bir gerçeklik yaratmak esastır. Öykü yazarken kendimi daha çok zihnin gezgini, ruhun kılavuzu olarak hissediyorum. Burada ise soyutun, psikolojik katmanların derinliklerine inmek esastır. Tam olarak kendim olma hissi, ikisinin arasındaki o dinlenmede, birinden diğerine geçerken kurduğum denge ve akışta gerçekleşir. Biri olmadan diğeri eksik kalır.

 

Bir eserinizi tamamladıktan sonra, içinizde eksik kalan bir şey olur mu?Bir eseri tamamladıktan sonra genellikle sanatçıların hissettiği o “daha iyisi olabilirdi” türünden bir eksiklik hissi bende olmaz. Özellikle öyküde, işi aceleye getirmemeye büyük özen gösteririm. Her bir öyküm üzerinde günlerce, hatta aylarca çalışırım. Karakterlerin duygusal ve psikolojik katmanlarını en ince ayrıntısına kadar işler, kurguyu defalarca denerim. Bu, kelimeleri adeta imbikten geçirerek damıtmak gibi bir süreçtir. Böyle bir titiz çalışma sonucunda, geriye dönüp baktığımda “Bunu böyle yazmasaymışım” dediğim bir metnim yok. O anki tüm potansiyelimi sonuna kadar kullandığıma inanıyorum. Dolayısıyla içimde eksiklik değil,  yoğun emeğin sonunda gelen derin bir tatmin ve huzur duygusu kalır.

 

Sanatta kırılma noktası dediğiniz bir dönem yaşadınız mı?

dönem, heykel ve seramik eğitimlerimin hemen ardından yaşadığım bir arayıştı belki kırılma noktası değil de. Eksik bir şeyler vardı hâlâ hayatımda. Felsefe eğitimi alma kararımla ve edebi üretime yönelmemle sonuçlandı. Sanatımın sadece gözlemin değil, aynı zamanda düşüncenin ve hikâyenin birleşimi olduğunu kabul etmemle aradığımı bulmuş oldum. Bu, sadece biçimden, biçim ve anlama doğru bir dönüşümdü ve her iki disiplinimi de derinleştirdi.

Heykel mekânla var oluyor; öykü ise hayalin mekânında. Siz mekânla ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz?  Kaybolduğum Şehirler’de mekân adeta bir karakter gibi öykülerin merkezinde duruyor. Sizce şehirler insana yalnızca bir fon mu sunar, yoksa karakterin kaderini belirleyen asli bir unsur mudur?

Mekân benim için bir tanık, bir bellek taşıyıcısı ve bir karakterdir. Heykel, fiziksel mekânı yeniden tanımlar ve onunla mücadele eder. Öyküde ise mekân, karakterin bilinci haline gelir. Kaybolduğum Şehirler‘de olduğu gibi, mekân bir arka fon değil, bir ruh hali,  olayların akışını belirleyen, karakteri olan canlı bir unsurdur. Mekân, hem heykellerime hem de karakterlerime ruh üfleyen, onların kimliğini oluşturan temel bileşendir.

 

Öykülerinizde kaybolma, arayış ve hafıza temaları öne çıkıyor. Bu temaların sizin kişisel yaşam deneyimlerinizle nasıl bir bağı var?

 

Bu temalar, sanatıma olduğu kadar yaşamıma da sirayet eden temel direklerdir. Kaybolma benim için coğrafi bir yer yitimi değil, kendi benliğini, ait olduğu yeri ve anlamı arama çabasıdır. Farklı şehirlerde süren yaşam yolculuğum, sürekli bir yeniden inşa etme ve kökleri arama deneyimi sundu. Uygunsuzlar‘daki karakterler, dünyaya uyum sağlayamayan, kaybolmuş ruhlardır. Hafıza ise, heykellerimde kullandığım yaşanmışlığı olan malzemelerle, öykülerimdeki karakterlerin geçmişe takılıp kalmalarıyla doğrudan ilgilidir. Sanat, hayatın karmaşası içinde kaybolmamak için tutunduğum bir arayış felsefesidir.

 

İlk heykelinizi ya da ilk öykünüzü hatırlıyor musunuz? O an size ne hissettirdi?

İlk kilden formları şekillendirdiğim zamanları hatırlıyorum; bu, toprağa bir nefes üfleme heyecanıydı. Somut bir şey ortaya koymanın verdiği güçlü bir tatmin hissiydi. İlk öykümün yayımlanması ise, o heykele bir dil vermişim gibi hissettirdi. Sanki içimde biriken tüm sessiz formlar, kelimelerle dile gelmeye başlamıştı. Her ikisi de, kendi kendime; “yapabilirsin’ ve anlatabilirsin” dediğim bir özgürleşme anıydı.

 

  1. Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü almak, sizin edebiyat yolculuğunuzda nasıl bir dönüm noktası oldu? Bu ödül, sonraki yazın serüveninizi nasıl şekillendirecek?

 

“Yunus Nadi Öykü Ödülü”, hem bir heykeltıraşın yazar kimliğinin tescillenmesi, hem de sanat alanındaki disiplinler arası çabamın büyük bir edebiyat çevresi tarafından onurlandırılması anlamına geldi. Bu ödül, bana “Doğru yoldasın, anlatmaya ve form vermeye devam et” cesareti verdi. Artık daha az şüpheyle, daha büyük bir sorumluluk hissiyle üreteceğim. Sonraki yazın serüvenimde, biçim ve temaları daha cesurca deneyimlemeye, öykü dilimi daha da derinleştirmeye ve görsel sanatlarla edebiyat arasındaki o hassas dengeyi  inceltmeye devam edeceğim.

 

Eğer eserlerinizden sadece biri gelecek yüzyıllara kalsaydı, hangisinin kalmasını isterdiniz?

Eserlerimden sadece biri gelecek yüzyıllara kalacak olsaydı ki seçmek çok zor,  bu Uygunsuzlar öykü kitabım olsun isterdim. Çünkü bu eser, sadece delilik hikâyeleri değil; uyum sağlayamama haline bir övgüdür. Kitaptaki karakterler, toplumsal normların dayattığı kalıplara sığamayan, ruhlarını sanatla, doğayla ve derin düşünceyle besleyen ve kendi ritimlerinde hayatta kalmaya çalışan insanlardır. Gelecek yüzyıllarda da, insanoğlunun bireyselliğini koruma, sisteme eleştirel bakma ve kendi uygunsuz varoluşunu sahiplenme mücadelesi devam edecektir. Bu nedenle, Uygunsuzlar’ın  psikolojik arayışı ve yabancılaşma temasıyla insanlığa bir iz bırakmasını isterim.

 

 Yola yeni çıkan genç sanatçılara, özellikle hem yazıp hem üretenlere, nasıl bir tavsiye verirsiniz?

“Sınırları yıkmaktan korkmayın ve disiplinler arası çalışmayı bir dezavantaj değil, bir güç olarak görün. Eğer hem form hem de kelimelerle düşünebiliyorsanız, bu eşsiz bir avantajdır. Çok çalışın daha da önemlisi, çok gözlem yapın. Üretiminizi asla aceleye getirmeyin. Sanat, uzun bir maratondur; sabırla, tutkunuzun sizi yönlendirmesine izin verin” derim.

 

Röportaj: ALAADDİN ALADAĞ

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.